3 Temmuz 2007 Salı

Stratejik Planlama Sunumu

http://www.hacettepe.edu.tr/duyuru/stratejik/iibf/iibf_files/frame.htm

Piyasa Ekonomisinin Neresindeyiz

Ülkemiz, henüz bir Anayasal yükümlülük olarak benimsenmiş bulunmamasına rağmen; iki uluslararası taahhüdü dolayısıyla rekabetçi bir piyasa ekonomisini hayata geçirmeyi üstlenmiş durumdadır. Bu taahhütlerden birincisi, AB ve Kopenhag kriterleri, ikincisi ise IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalar nedeniyle verilen niyet mektuplarıdır. Yirminci Yüzyıl Tarihi, liberal piyasa örgütlü ekonomik sistemlerle, devlet yönetimindeki ekonomiler arasındaki çetin mücadelenin veya rekabetin, piyasa ekonomileri lehine sonuçlandığı dönem olarak yazılacaktır.. Aslında Soğuk Savaş, SSCB ve peyklerinin tarih sahnesinden çekilmesi ve K.Çin’in piyasa sosyalizmine doğru kayması ile bitti. Soğuk Savaş’tan galip çıkan, Batı’yı oluşturan iki siyasi ve ekonomik blok olan ABD ve AB ekonomilerinin ortak özellikleri; piyasa ekonomileri olmalarıdır. Bu makalede iki konuyu işlemeye çalışacağız. Birincisi piyasa ekonomisinin temel niteliklerinin anlatılması, ikincisi ise Türkiye’nin ne ölçüde piyasa ekonomisi olduğudur.

Piyasa Ekonomisi Nedir?

Niteliği ve Tanımı

Öncelikle ifade edelim; piyasa ekonomisi, niteliği itibariyle, tıpkı alternatifleri gibi; insanların, iktisadi faaliyetlerini koordine etmek üzere kendiliğinden oluşturdukları bir iktisadi örgütlenme biçimidir. Marksist Literatürde, iktisadi örgütlenme biçimlerine; ‘üretim tarzı’ da denilmektedir. Piyasa ekonomisini tanımlayacak olursak: Piyasa ekonomisi, özel mülkiyetin var olduğu ve devir edilebildiği, işbölümünün bulunduğu ve iktisadi ajanın müteşebbis olduğu, sözleşme ve girişim özgürlüklerinin tanındığı, özel teşebbüsün esas alındığı, rekabetçi serbest fiyatların kaynakları desantralize şekilde tahsis ettiği, bir gönüllü mübadeleler yumağı olup; bu gayrişahsi ve kendiliğinden oluşan sürekli dev açık artırmaya veya iktisadi örgütlenmeye, neticede tüketiciler egemendirler.

Burada üç hususa hemen işaret edelim: Bunlardan;

(i) ilki, piyasa ekonomisinin alternatifleri ve kendi türlerinin neler olduğu ve bunlar arasında geçişi neyin sağladığıdır.
(ii) İkincisi ise; piyasa ekonomisinin varolması için gerekli ortamın koşulları ya da altyapısıdır.
(iii) Üçüncüsü ise, piyasa ekonomisinin kurumlarıdır.

Piyasa Ekonomisi’nin Alternatifleri ile Türleri

Bugün, küreselleşme çağında, piyasa ekonomisi alternatifsiz sayılsa bile; tarihen veya geçmişten miras kalmış günümüzdeki alternatifleri bulunmaktadır. Bunlar

(i) Sosyalizm: Merkezi Planlama, Piyasa Sosyalizmi,
(ii) Karma Ekonomi: Devletçilik (= planlama +KİT’ler) ağırlıklı, özel teşebbüs ağırlıklı,
(iii) Piyasa Ekonomisi: Serbest Piyasa Ekonomisi, Sosyal Piyasa Ekonomisi

Bu konuda iki ana eğilim mevcuttur.

(a) Öncelikle Sosyal Piyasa Ekonomisi, özellikle Alman uygulamasından kaynaklanan bir terim olup; liberal piyasa ekonomisi ile Hıristiyan Demokrat Partinin cemaatçi sosyal dayanışma geleneğinin birleştirilmesi ile elde edilmiştir. Bir başka deyişle, Sosyal Piyasa Ekonomisi ( = piyasa ekonomisi + sosyal refah hizmetleri) olarak tanımlanabilir. Serbest Piyasa Ekonomisi ( = piyasa ekonomisi + sosyal güvenlik ağı) şeklinde özetlenebilir. Anlaşıldığı üzere sosyal piyasa ekonomisi, piyasa mekanizması yanında sosyal refah hizmetlerini de kapsar. Bu sosyal refah hizmetlerini; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, konut, çevre koruma olarak sayabiliriz. Ancak öncelik devlette değil, piyasa ekonomisindedir. Bu açıdan bakıldığında Muhafazakârların sosyal piyasa ekonomisi, Sosyal Demokratların sosyal refah devletinden ayrışır. Oysa Liberallerin serbest piyasa ekonomisinde Sosyal Güvenlik Ağı için söz konusu olan, toplumun en yoksul kesimini asgari bir geçim düzeyinde tutmak için; tercihen geçici ve pirim esasına dayanan sigorta yaklaşımı ile devletçe himayesidir. Sosyal refah hizmetleri yaklaşımında devlet, bir kamu hizmeti olarak piyasa gelir dağılımını yeniden dağıtmayı ve eşitlik yönünde değiştirmeyi, bir görev olarak kabul etmektedir. Güvenlik ağı (safety net) yaklaşımında ise; devletin görevi veya kamu hizmeti, gelir dağılımını değiştirmek değil; yurttaşların gelirinin belli bir minimumdan aşağıya düşmesinin yani mutlak yoksulluğun önlenmesi, kısacası sosyal dayanışmadır. Piyasa ekonomisi içerisinde de; sosyal piyasa ekonomisinden, serbest piyasa ekonomisine doğru bir geçiş eğilimi gözlenmektedir.

(b) İkincisi, 20. Yüzyıl içerisinde ortaya çıkan ve günümüzde de devam eden bir başka eğilim, piyasa ekonomisine geçmeyen ekonomilerin yani alternatiflerinin, küreselleşme çağında, açık ekonomiler dünyasında artık rekabet olanağının bulunmadığıdır. Bir başka deyişle; küresel pazarda ekonomilerin varolmaları, neticede rekabet edebilmelerine ve rekabet edebilmeleri ise; piyasa ekonomisi olmalarına yani piyasa güçlerinin serbest işleyişine izin vermelerine bağlıdır. Dolayısıyla soğuk savaş döneminin kapalı ulusal ekonomileri içerisinde geliştirilen sosyal refah devleti, günümüz küresel pazarındaki rekabet karşısında, çökme sinyalleri vermektedir. Küresel piyasada sermayenin hareketliliği ve Çin ve Hindistan gibi ucuz işgücü ülkelerinin Dünya Pazarına açılmaları, sosyal regülasyonları ile gelir ve fiyatlar politikalarını geçersiz kılmaktadır. Dahası, küresel ekonominin rekabetçi yapısına ve piyasa güçlerinin işleyişine ayak uyduramayan piyasa ekonomisinin alternatiflerini benimsemiş ülkeler, ekonomik kriz denilen bir çöküntü ile karşılaşmaktadırlar. İşte bu konjonktürel olmayan yani yapısal ekonomik krizle boğuşan ülkelere verilen ad; ‘Geçiş Ekonomisi’dir.

Geçiş Ekonomisi Kavramı

Geçiş Ekonomisi, piyasa ekonomisinin alternatifleri olan sosyalist veya karma ekonomilerin; küreselleşme çağında ve açık ekonomi koşullarında, kendilerini piyasa ekonomisine uyarlamaları sürecine verilen addır. Aslında yukarıda değinildiği üzere; sosyalist veya karma ekonomilerin piyasa ekonomisine geçmeye uğraşmaları, bilimsel gerçekleri kavramaları sonucunda kendi rızalarıyla olmamaktadır. Bir başka deyişle, geçiş ekonomisi sürecini başlatan, piyasa ekonomileri ile alternatifleri arasındaki rekabet sonunda, ikinci guruba dahil ülkelerde iktisadi krizin ortaya çıkması; böylece karma ve sosyalist ekonomik örgütlenmelerin çökerek işlevlerini yitirmesidir.

Geçiş Ekonomileri’nin temel özellikleri şunlardır: Alternatif sistemlerin, yarattıkları israf nedeniyle küresel rekabeti kaybetmeleri ile kamu açığının, dış açıkla birlikte ortaya çıkması ve mevcut tüketim düzeyini sürebilmesi için iç ve dış borçlanmaya başvurmaları ile yüksek borç servis yükünün taşınamaz hale gelmesinin devalüasyona zorlaması; bunun sonucunda, milli gelirlerinin en az dörtte birini kaybetmeleri ve borç stoğunun milli gelirlerini aşması, dahası yaygın işsizlik ve yoksullaşmadır. Aslında sosyalist ve devletçi karma ekonomilerde; planlama mekanizması etkin ve KİT’ler kârlı olmadıkları için, kamu sektörünün açıklarının iç ve dış borçlanma ile finansmanı; neticede borç servis yükünün taşınamaz hale geldiği sinyalini verince; sıcak paranın yurt dışına çıkmak istemesi ile kurlar üzerindeki baskı sonucu ortaya çıkan devalüasyona paralel olarak, milli gelirde düşme ve işsizlik söz konusudur. Ancak yapısal buhranda, konjonktürel krizlerden farklı olarak; kurların ve diğer makro dengelerin düzeltilmesi ile tekrar ekonomik istikrara, sürekli büyümeye kavuşmak ve işsizlik ile yoksulluğu yok etmek mümkün değildir. Çare, piyasa ekonomisine geçiş, yani yapısal reformlardır. Ancak bu reformların yapılması ve piyasa ekonomisi koşullarına uyum süreci, en az on yıl alır.

Açık Toplum ve Piyasa Ekonomisi

Bir açık toplumun/sivil toplumun, temel kurumları: (a) Demokrasi, (b) Hukuk Devleti, (c) Sosyal Ahlâk Kodu’dur. Bir açık toplumda, tek başına piyasa ekonomisi varolamadığı gibi; etkin biçimde işletilemez. Bir başka deyişle, piyasa ekonomisine tüketicinin egemen olabilmesi, ancak; seçmenin siyasal iktidarı elinde tutması ile mümkündür. Böylece piyasa ekonomisi ve demokrasi iki desantralize karar alma veya oylama süreci olarak birbirlerini tamamlar ve güçlendirirler. Demokrasi, hukuk devleti ve sosyal ahlâk kodu, piyasa ekonomisi için gerekli alt yapıyı oluştururlar.

Demokrasi ve Piyasa Ekonomisi: Bir ülkede demokrasinin varlığı için gerekli olan üç husus, aslında piyasa ekonomisinin varlığı ile mümkündür. Bunlar : (1) Demokrasi için şart olan; Kuvvetler Ayrımı, ‘İktisadi ve Siyasal İktidarların Ayrımı’nın gerçekleşmesini yani piyasa ekonomisinin kabulünü gerektirir. Örneğin devletçiliğin mevcudiyeti, siyasal ve iktisadi iktidarlar tekelini hükümetlere vermekte olup; rant ekonomisine ve popülizme yol açmaktadır. (2) Muhalefet hakkının mevcudiyeti, birden çok siyasal partinin varlığıyla değil; piyasa ekonomisinin ve özel mülkiyetin yani servet sahibi bireylerin bulunması ile mümkündür. (3) Piyasa ekonomisi netice itibariyle özgürlük ve etkinliği bağdaştırabilen tek iktisadi örgütlenme olduğu için; demokrasinin ihtiyaç duyduğu ekonomik sistemdir. Ayrıca demokrasi de, piyasa ekonomisine destek verir: (a) Tüketicinin piyasada ‘kıral’ olabilmesi; seçmenin devlete egemen olmasına bağlıdır. (b) Piyasa ekonomisinin aksaklıklarını gidermek için kurulan devletin, kamu hizmetlerinin etkin olarak temini, oy sandığı mekanizmasına bağlıdır.(c) Piyasa ekonomisi için şart olan ekonomik özgürlüklerin mevcudiyeti, demokrasinin varlığı ile mümkündür.

Hukuk’un Üstünlüğü ve Piyasa Ekonomisi: Burada ‘Hukuk Devleti’ yerine, sivil topluma daha uygun düşen; ‘Hukuk’un Üstünlüğü’ teriminin kullanılması yerinde olur sanırım. Zira hukuk devleti ile kanun devleti karıştırılmaktadır. Alında hukuk, mülkiyetin, kişilik haklarının ve özgürlüklerin, meşru ve kollektif savunması olarak tanımlanabilir: Dolayısıyla, hukukun üstünlüğü için esas olan bazı kurumların varlığı ve bazı evrensel kuralların benimsenmesidir. Bir ülkede hukukun üstünlüğünden bahis edebilmek için; ( i) özel mülkiyet ile (ii) sözleşme özgürlüğü ile birlikte sözleşmelerin yerine getirilmesinde devletin sorumluluğu kurumlarının, ve (a) ‘kanun önünde eşitlik’ ile (b) ‘zulme karşı direnme’ ilkelerinin kabulü gerekir: Bunları kabul etmeyen devletlere, hukuk devleti değil; kanun devleti denilebilir. Örneğin SSCB’nin, Anayasası ve binlerce kanunu olmasına rağmen, hukuk devleti olamamasının temelinde; bu kurumları ve ilkeleri red etmesi yatar.

Sosyal Ahlâk Kodu’nun Piyasa Uyumlu Olması: Belki en çok tartışmalı olan husus budur: Bazıları piyasalar, kendi iş ahlâkını kendisi yaratır ve dışardan bir sosyal ahlâk kodunun empoze edilmesine gerek yoktur; dahası tehlikelidir demektedirler. Diğer bir görüşe göre, Max Weber’den beri Protestan ahlâkı ile piyasa ekonomisi veya kapitalizm arasında bir ilişki olduğu gözlenmektedir. Nitekim bir mübadeleden tarafların yararlı çıkabilmeleri; yeterince bilgi sahibi olmalarına ve sözleşme hükümlerine uymayı benimsemelerine bağlıdır. Eğer sosyal ahlâk veya iş ahlâkı, dürüst olmayı ve ‘ahde vefa’yı öğütlüyorsa, sözleşme hukukundan önce piyasaları işletecek bir kurum mevcut demektir. Ayrıca örneğin sosyal ahlâk kodunun ‘faiz’e karşı olduğu bir toplumda, malî sektörün kurulabilmesi ve bunun reel sektörü finanse edebilmesi mümkün değildir. Böylece piyasa uyumlu bir sosyal ahlâk kodu; piyasa ekonomilerinin etkin işletilebilmesi için, pozitif dışsal ekonomi yaratır.

Piyasa Ekonomisi’nin Kurumları

Piyasa Ekonomisi’nin kurumlarını, tanımından hareketle şöyle sayabiliriz: (i) özel mülkiyetin varlığı ve özel mülkiyetin devir edilebilir olması, (ii) iktisadi ajan olarak müteşebbisin kabulü ve desteklenmesi, (iii) mübadele ve sözleşme özgürlüğü, (iv) iş bölümünün mevcudiyeti, (v) serbest fiyatların tüketici tercihleri ile belirlenmesi (vi) piyasalara giriş ve çıkışın serbest bulunması ( vii) piyasa aksaklıklarının giderilmesi ile sınırlı bir devletin ve vergi yükünün mevcudiyeti (vııı) tüm ekonomik özgürlüklerin temini (ix) piyasa disiplini veya piyasa müşevviklerinin varlığıdır.

Piyasa ekonomisi temelde dört kurumla ile başlatılabilir: Bunlar özel mülkiyetin varlığı, mübadele serbestisi, müteşebbisin iktisadi ajan olarak benimsenmesi ve iş bölümüdür. Genel anlamda piyasa, mübadelelerin yapıldığı yani özel mülkiyetin devir edildiği yere verilen addır. Dolayısıyla bir piyasa ekonomisinin temelinde mübadele serbestisi yatar ve bunun için de; sözleşme özgürlüğü ile özel mülkiyetin varlığı ve devir edilebilir olması gerekir. Mübadeleyi örgütleyen, kâr amacı ile hareket eden müteşebbistir. Müteşebbis, tüketicilerce mübadeleler aracılığıyla ihtiyaçlarını tatmin etmeyi başardığı ölçüde kâr ile ödüllendirilen, iktisadi ajana verilen addır. Refah Ekonomisi’nin birinci teoremine göre rekabetçi piyasa mekanizması, merkezi bir yönlendirmeyi gerektirmeden, bir ekonominin kaynaklarını en etkin şekilde tahsis edebilir: Kısacası piyasa ekonomisi, alternatiflerine bakışla en yüksek milli geliri yaratır. Bu sonuca, A.Smith’in ‘görünmez el’ mucizesi de denilir.

Bilindiği gibi toplam faktör verimliliği, iş bölümü yelpazesine ve işbölümü de piyasanın hacmine bağlıdır. Piyasadaki mübadele hacmi büyüdükçe; iş bölümü artar ve toplam faktör verimliliği yükseldiği için, milli gelir yükselir. Aslında müteşebbisler, yeni mübadele olanakları yaratarak yani ekonomide mevcut dışsallıkları içselleştirerek kâr eden iktisadi ajanlardır. Bir başka deyişle, eğer bir piyasada serbest tüketici tercihleri mevcut ve mübadele serbestisi var ise; müteşebbisler arasında kâr için yapılan rekabet, en etkin kaynak tahsisini sağlar. Devletin tüm yapması gereken şey; piyasalara müdahale değil; mübadelenin teşviki olmalıdır.

Türkiye Ne Kadar Piyasa Ekonomisi’dir?

Bir Geçiş Ekonomisi Olarak Türkiye

Türkiye devletçi/ karma ekonomiden, piyasa ekonomisine geçmeye uğraşan, fakat 1980’lerden beri bu süreci tamamlayamayan, bir geçiş ekonomisidir. Nitekim, mevcut ekonomik kriz, küreselleşme çağında karma ekonomiden piyasa ekonomisine geçişteki gecikmenin, maliyeti olarak ortaya çıkmıştır. Devletçilik ile kastolunan, planlama ve KİT’lerin, kaynak tahsisi mekanizması ve devlet teşebbüsleri olarak kamu sektörünü oluşturmalarıdır. Türkiye’de piyasa ekonomisine geçiş için özelleştirme denilen bir sürecin tamamlanması gerekirdi: Böylece kamu sektörünün tasfiyesi ile; mülkiyet rejiminin değişmesi, kaynak tahsisi mekanizmasının planlamadan, piyasaya dönüştürülmesi, iktisadi müşevviklerin değişimi, iktisadi ajanın bürokrat yerine mütebbis olarak kabulü, firmanın amaç fonksiyonunun kâr şeklinde belirlenmesi ve neticede karma ekonominin, piyasa ekonomisine tahvili beklenirdi. Bunlar yapılamadığı için; ortaya çıkan israf, kamu sektörü açıkları şeklinde ve artan borç yükü ile finanse edilmektedir. Bugüne kadar alınan önlemler; makro dengelere ait olup, malî önlemdir: Henüz yapısal dönüşümler başarılamadığından, Türkiye bir geçiş ülkesidir. Ancak piyasalarda bu gecikmenin yarattığı riskler artmaktadır.

Türkiye’de Kamu Sektörü ve Piyasa Ekonomisinin Hacimleri

Türkiye’de Konsolide Kamu Sektörü’nün hacmine ilişkin ciddi hesaplamalar, IMF’ye verilen niyet mektupları ile başlamış olup; henüz kamuya yapılan resmi bir açıklama yoktur. Ancak OECD’nin yöntemini kullanarak; kamu sektörü öğelerini alt alta yazıp toplayarak, bu hacmi kendimiz de 2002 yılı için tahmin edebiliriz:

Konsolide Bütçe Harcamaları / GSMH % 42,6
KİT Harcamaları/ GSMH % 13,8
Mahalli İdarelerin Harcamaları/ GSMH % 3,97
Sosyal Güvenlik Kuruluşları/GSMH % 10,4
Fonların Harcamaları/GSMH % 0,7
Döner Sermayelerin Harcamaları/GSMH % 2,18
Toplam % 73,65

Bir başka deyişle, Türk Ekonomisi’nin veya GSMH’nın yaklaşık % 70’inin kamu kesimi denetiminde olduğu veya ancak % 30’unun piyasa ekonomisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Muhtemelen kayıt-dışı ekonomi rakamları GSMH’ya yani paydaya eklenince bu oranlar değişip piyasanın hacmi artabilir; ancak kayıt-dışı devlet dikkate alındığında, piyasa ekonomisinin hacmindeki artışın, çok fazla olmayacağı ve ekonominin yarısından fazlasının hâlâ kamu sektörü tarafından temsil edilmeye devam edeceğini iddia edenler de vardır. Henüz sonuçların alınmadığı 2003 yılı için kesin bir şey söylenemese de; 2002 yılı sonuna kadar IMF ile yürütülen istikrar programının, eldeki verilere göre kamu sektörünü şişirdiği yani devleti büyüttüğü anlaşılmaktadır: Bu husus, istikrar programının amacı ile taban tabana zıt bir durumdur. Bu noktada piyasa ekonomisine geçişteki gecikme, özel teşebbüslere risk olarak yüklenmektedir. Ayrıca rekabetçi bir piyasa ekonomisine sahip bulunmak, AB üyeliği açısından, Kopenhag kriteri olduğu gibi; ekonomik krizden çıkışın da yoludur.

Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçiş için Yapılması Gerekenler

Türkiye, demokratikleşme sürecinde sadece siyasal hak ve özgürlükleri artırmakla yetinemez. Ekonomik demokratikleşme de gerekir. Aksi halde; piyasa ve devlet arasındaki denge, devlet ağırlıklı olarak devam edecek demektir. Piyasa ekonomisine geçiş için bu amaçla; ekonomik, siyasi, hukuki ve sosyal ahlâka ilişkin önlemlerin alınması beklenmelidir.

Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçişte Alınması Gereken Önlemler:
Ekonomik Önlemler:
1. Özelleştirme tamamlanıp, piyasa büyütülmeli.
2. Ekonomik ve siyasal iktidarlar ayrıştırılmalı.
3. Vergi sistemi piyasa ile uyumlu kılınmalı: Vergi ve pirim yükü piyasanın taşıyacağı düzeye çekilmeli.
4. Endüstri ilişkileri, sınıf /ideolojik çatışmadan, piyasa ile uyuma kaydırılmalı
5. Üniversiteler müteşebbis fidanlığı kılınmalı ve teşebbüs arzı artırılmalı
6. Maastricht ve Kopenhag Kriterleri karşılanmalı.

Siyasal Önlemler:
1. Devletin ekonomik hacmi küçültülmeli
2. Denk bütçeye geçiş için, kamu hizmetinin tanımı yapılmalı.
3. Çoğunlukçu demokrasiden, Anayasal demokrasiye geçilmeli
4. Kayıt dışı ekonominin tasfiyesi için, seçmen vergi mükellefi kılınmalı
5. Kuvvetler ayrımını güçlendirecek bir siyasal örgütlenme benimsenmeli
6. Siyasal özgürlükler ve sivil toplum örgütleri güçlendirilmeli

Hukuki Önlemler:
1. Özel mülkiyet kurumu güçlendirilerek Anayasa’ya sokulmalı.
2. Sözleşme özgürlüğü yanında devletin sözleşmelerin icrasında mesuliyeti tanınmalı
3. Anayasal iktisat kurumları Anayasamıza girmeli.
4. Sosyal devlet ilkesi, sosyal güvenlik ile sınırlanmalı.
5. Hukuk devletinin temel ilkeleri: ‘kanun önünde eşitlik’ ve ‘zulme karşı direnme’ benimsenmeli.
6. Ekonomik özgürlükler artırılmalı

Sosyal Ahlâk Kodu:
1. Sosyal ahlâk kodu, piyasa uyumlu kılınmalı ve öğretilmeli.
2. İş ahlâkı, meslek örgütleri ve odalarca öğütlenmeli ve denetlenmeli.
3. Rant ekonomisinin yani yolsuzlukların kaynağı olan çoğunlukçu demokrasi ve devletçilik tasfiye edilmeli
4. Kayıt dışılığın sosyal ahlâka aykırı olduğu anlatılmalı
5. Piyasa uyumlu bir sosyal ahlâk kodunun, demokrasinin işletilmesi ve uluslaşma için gereği anlaşılmalı.

Sonuç

Türkiye kuşkusuz devletçilik ağırlıklı/karma ekonomiden, piyasa ekonomisine geçmeye çabalayan, ancak bugüne kadar pek başarılı olamayan bir ‘geçiş ekonomisi’ konumundadır. Dahası, bu konuda eski Doğu Avrupa ülkelerinden geri kaldığımız, AB’nin gelişme raporlarından anlaşılmaktadır. Okuyucuların kendileri de, yukarıda anlatılan piyasa ekonomisinin niteliklerini ölçüt alarak; ekonomimizin, ne kadar piyasalaştığını belirleyebilirler. Yukarıdaki çizelgede yer alan hususlar belki sadece önemli görülenler veya sanılanlardır. Dahası, bu geçiş ekonomisi aşamasının tamamlanması, on yıllık bir döneme yani krizle başlayan 2000-2010 aralığına yayılabilir. Yoksulluk, işsizlik ve geri kalmışlıktan kurtulabilmemiz, piyasa ekonomisine geçişle; küreselleşme çağında ekonomimizin rekabet gücünün artırılmasında yani ekonomik israfın önlenmesinde yatmaktadır. Bir başka deyişle, 2000-2010 dönemi, hem Türkiye’nin AB üyeliği ve hem de piyasa ekonomisine geçiş çabalarının realize edilebileceği; Türk Ekonomi tarihinin, en uzun on yılı olacaktır.

Prof. Dr. Güneri AKALIN
H.Ü. Maliye Bölümü

Güneri Akalının Tisk Konferansı Konuşması Haziran 2001

Konfederasyonumuz tarafından düzenlenen Çağdaş Bir İş Kanununa Doğru... İş Güvencesi/ Kıdem Tazminatı/ Esneklik İlişkileri Semineri, 7 Haziran 2001 tarihinde Ankara Ticaret Odası toplantı salonunda yapıldı.

Konfederasyonumuz Yönetim Kurulu Başkanı Refik Baydur Semineri açış konuşmasında, yaşanan ekonomik kriz ortamında sanayici, tüccar ve küçük esnaf bu krizden nasıl çıkacağının çabası içindeyken, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı aynen muhafaza edilerek iş güvencesinin getirilmek istenmesinin yanlış olduğunu belirtti ve şunları söyledi:

"Türk işverenleri olarak iş güvencesine karşı değiliz. Ancak bu güvencenin mevcut işsizliği veya kayıtdışı ekonomiyi daha da artırmaması için yapılması gereken, iş güvencesinin, kıdem ve ihbar tazminatı ve esneklik konularıyla birlikte ele alınması ve bu üçü arasında bir denge kurulmasıdır.

Sayın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı'ndan ricam, İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nı bekletmeleridir. İş Kanunu'nu da tadil edelim, gerekiyorsa öbür yasaları da tadil edelim ve bunları biraraya getirip Meclis'e sevkedelim. Zira, artık 1475 sayılı İş Kanunumuzun kalıpları dar gelmektedir. Rakiplerimizin sahip olduğu kısmi süreli çalışma, belirli süreli çalışma gibi yeni istihdam modelleri, diğer esneklik unsurları İş Kanunumuzda yer almamaktadır.

Sayın Bakan'ın esneklik, kıdem tazminatı ve çağdaş bir İş Kanunu'nu kapsayan yeni bir çalışmanın önünü açmış olmasını takdir ediyorum."


Baydur konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Bir ülkede yatırım yoksa, 65 milyon nüfusun 20 milyonu işsizse o ülkede hangi kanunu getirirseniz getirin sonuç hüsrandır.

Avrupa'ya ulaşmak için veya Avrupa Birliği'ne üye olmak için bizden istenenler, bizim şartlarımıza uymuyorsa oturup düşünmek zorundayız. Bugün Türkiye, istihdam konusunda son derece duyarsız bir trend içindedir ve bu yanlış bir yoldur."


Avrupa Birliği'ne uyum için Ulusal Program'da yer alan taahhütlerde iş güvencesi konusunun kısa vadede gerçekleştirilecek konular arasında bulunduğunu belirten Refik Baydur, hiçbir ülkede uygulaması görülmeyen hak grevine yer verilmiş olmasını da yadırgadığını ve bunun bugünkü dünya gerçekleriyle bağdaşmadığını; gelişmiş ülkelerde hükümet, işveren ve işçi kesimlerinin diyalog ve uzlaşma ile yol aldıklarını kaydetti.

TİSK Başkanı Baydur, Türkiye'de 1992 yılından bu yana işçi ve işveren kesimleri arasında ihtilafların kalktığını ve pek çok alanda uzlaşmanın sağlandığını hatırlatarak, "Politikacılarımıza, özellikle Sayın Bakan'a düşen görev, bu birliği devam ettirmektir." dedi.

TOBB Başkanı Fuat Miras, ülke iş ve çalışma koşullarının özellikle son yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle giderek kötüleşmesi sonucu Türkiye'nin hızla girişimci ve sermaye ihraç eder bir konuma geldiğini ve bu trendin mutlaka tersine çevrilmesi gerektiğini; İş Güvencesi Yasa Tasarısı kanunlaştığı takdirde işsizliği ve kayıtdışı ekonomiyi daha da artıracağını, Türk girişimcisinin ve sermayesinin ülkeden kaçışını hızlandıracağını; gerçek iş güvencesine ekonominin ve ekonomiyi oluşturan firmaların sağlamlılığı ile erişebileceğini ve hukuki gerçeklerin ekonomik gerçeklerin önüne geçirilemeyeceğini ifade ederek, şunları söyledi:

"Ülkemizin temel yanlışı, yeni müesseseleri mevzuatımıza yansıtırken, onların fonksiyonunu üstlenmiş bulunan mevcut müesseselerin dikkate alınmayışı ve örnek aldığımız Batı ülkelerinin aksine bunların sistematik bir bütünlük içinde ve ekonomik imkanlarla bağdaşır nitelikte uygulamaya konmamasıdır.

Oysa, iş güvencesini özellikle kıdem tazminatı ile birlikte değerlendiren, esneklik ihtiyacına mutlaka cevap veren, istihdamı teşvik eden, yatırım, üretim artışı ve uluslararası rekabet gücünün gelişmesi için uygun bir hukuki ortam yaratmayı hedefleyen yeni bir İş Kanunu ülkemiz için doğru tercihtir."


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan da, son yıllarda çıkartılan veya çıkartılması öncelikli görülen hiçbir kanun tasarısının iş güvencesi kadar sosyal taraflarca tartışılmadığını vurgulayarak, sosyal taraflarla birlikte kıdem tazminatı, esneklik ve 1475 sayılı İş Kanunu'nda değişiklik gerektiren konuları ele almak üzere yeni bir çalışma yapılması kararı alındığını söyledi.

Bakan Okuyan, iş güvencesi meselesinin, ekonomideki olumsuzluklarla irtibatlandırılmasını anlayamadığını belirterek, konuşmasını şöyle sürdürdü:

" İş güvencesi konusunda bir yasanın çıkması, Ulusal Program ortaya konulduğu tarihten itibaren sadece Hükümetin meselesi olmaktan çıkmış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin uluslararası resmi taahhüdüne dönüşmüştür. İş güvencesi, Sayın Derviş tarafından açıklanan ekonomi ile ilgili yeni programda da çıkartılması öncelikli görülen 15 yasa tasarısı arasında yer almıştır.

Şimdi bize düşen görev, İş Güvencesi Yasası konusunda bunun içeriğinin en iyi ve yararlı şekilde, işçi-işveren ve toplumun geleceği bakımından en iyi düzenlemeyle çıkmasını temin etmektir."


Yaşar Okuyan, İş Kanunu'nda değişiklik gerektiren hususlar, kıdem tazminatı ve esneklik konularında, dünyadaki gelişmeleri, Türkiye'nin gerçeklerini ve sosyal tarafların görüşlerini dikkate alarak, uzlaşı dahilinde düzenlemelerin yapılması görüşünde olduğunu da sözlerine ekledi.

Seminerde "İş Güvencesi - Kıdem Tazminatı- Esneklik İlişkileri" konulu Panelin başkanlığını Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kamil Turan yaptı.

Prof. Dr. Kamil Turan paneli açış konuşmasında, iş mevzuatı düzenlenirken dünyada yaşanmakta olan küreselleşme olgusunun ve Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik koşulların dikkate alınması gerektiğini; hukuki kurallarla ekonominin yönetilemeyeceğini; dünya önemli değişimlere doğru adım atarken, iş mevzuatını bir bütün olarak görüp, radikal değişikliklere gitmenin zorunlu olduğunu ve devlet müdahalesinin gereksiz olduğu durumda esnekliğin kendiliğinden geleceğini söyledi.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Fevzi Şahlanan, iş mevzuatının ILO Sözleşmeleri, AB yönergeleri ve çağın gerekleri karşısında artık eskimiş olduğunu ve kuralsızlaştırılmadan çağdaşlaştırılması gerektiğini; işçi ve işveren kesimlerinin uzlaşma sağlayarak menfaatlerde dengeyi kuracak düzenlemelere gidebileceklerini; sosyal tarafların görüşü alınmadan ve uzlaşmaya varılmadan yapılacak düzenlemelerin hiçbirinin uzun süreli olamayacağını anlattı.

Son yasa tasarısı ile tarım işçilerinin İş Kanunu kapsamı içine alınmasının, tarım işçilerinin nitelikleri ve yaptıkları iş dolayısıyla son derece yanlış olduğunu ifade eden Prof. Dr. Şahlanan, yeni istihdam türlerinin, özellikle kısmi süreli çalışmanın mutlaka düzenlenmesi gerektiğini; farklı çalışma süreleri uygulamasının çağın gereği olmasına rağmen mevcut İş Kanunu'nun buna imkan tanımadığını; İş Kanunu'nda uygulama alanı kalmamış hükümlerin kaldırılması ve tüm iş kanunlarının birbirleriyle uyumunun sağlanması gerektiğini belirtti.

Prof. Dr. Fevzi Şahlanan, iş güvencesinin İş Kanunu değiştirilmeden yürürlüğe konulamayacağını; ILO Sözleşmeleri onaylanarak çağdaşlaşılacağı kompleksinden de artık kurtulmak gerektiğini; hazırlanan tasarının menfaatler dengesini gözetmediğini; kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi mevcut yükler aynen dururken iş güvencesi ile yeni bir yük getirildiğini söyledi.

Hacettepe Üniversitesi Maliye Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Güneri Akalın panelde yaptığı konuşmada, işgücü piyasasına ilişkin düzenlemeler yapılırken piyasaların nasıl tepki vereceğinin dikkate alınması ve AB'ye uyum için yapılacak düzenlemelerde ekonomik gelişmişlik farkının gözönünde bulundurulması gerektiğini; aksi takdirde kayıtdışı ekonomi ve istihdamın gelişeceğini, hatta ekonomik krizlere dahi yol açabileceğini ifade etti.

Prof. Dr. Akalın, ülkemizde işgücü piyasasının çalışmamasının bugünkü ekonomik krizin nedenlerinden biri olduğuna dikkati çekerek, tarım kesiminde çalışanların oranının yüksekliğinin, iktisadi örgütlenmedeki bozukluğun ve devletçilik anlayışının devamının, en büyük işveren olan devletin aynı zamanda işgücü piyasasında düzenleyici olmasının, beşeri sermayenin getirisinin negatif olmasının Türkiye'de işgücü piyasasını işlemez hale getirdiğini; hükümet-işveren-işçi-tüketiciler olarak, dört kesimin üzerinde mutabık kaldığı düzenlemelerin ise işgücü piyasasının işleyişini aksatmayacağını anlattı.

İktisadi örgütlenme biçiminin mutlaka değiştirilerek piyasa ekonomisi kurallarının benimsenmesi, tasarruf hacminin artırılması, çalışma hayatının gereksiz düzenlemelerden arındırılması, esnekliğin küreselleşmenin bir gereği olarak sağlanması ve AB normlarına uyumda "geçiş dönemi" tanınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Güneri Akalın, iş güvencesinin mülkiyet hakkını kısıtlayacağını, ekonomik özgürlükleri ihmal ederek kalkınmanın sağlanamayacağını; nitekim ABD örneğinin bunu kanıtladığını; iktisadi refahı piyasanın gerçekleştireceğini ve piyasanın yaratmadığı bir gelirin dağıtılamayacağını belirtti.

Ankara Sanayi Odası Başkanı Zafer Çağlayan, ülkemizde sosyal düzenlemelerde popülizmin hep ağır bastığını; ekonomiyi, üretimi, yatırımı, istihdamı dikkate almayan düzenlemelerin ülkeye zarar vereceğini; ciddi bir ekonomik darboğazdan geçen ülkemizde İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nın zamanlamasının son derece yanlış olduğunu; AB üyesi olmak için ekonomik, siyasi normlara henüz uyum sağlanamamışken, sadece ILO sözleşmelerine uyumu Birliğe üyeliğin şartı olarak görmeyi hatalı bulduğunu ifade ederek, ülkenin gelirini ve istihdamını artırmaya yönelik olmayan düzenlemelerle uğraşılmasını fantezi olarak değerlendirdiğini söyledi.

Zafer Çağlayan, işletmelerin uluslararası piyasalarda rekabet etmek zorunda olduğu bir ortamda, işgücü maliyetlerinin düşük tutulması gerektiğini; bugün yerli sanayi rekabet gücü kazanmak için ülke dışına çıkarken, yabancı sermayenin de gelmediğini hatırlatarak, üretim, yatırım, istihdam ortamının, verimliliğin ve işgücünün eğitim düzeyinin artırılmasının nasıl sağlanacağı üzerinde durulmasına ihtiyaç olduğunu; ekonomik krizlerin esnekliğin önemini ortaya koyduğunu; esnek çalışma saatleri ve esnek istihdam uygulamalarıyla işletmenin ve istihdamın devamının sağlanabileceğini kaydetti.

Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Türkiye'nin bütün sıkıntısının sistemden kaynaklandığını belirterek, ülkemizin zor bir süreçten geçtiğini ve iyi yönetilemediğini; SSK prim oranları, vergi oranları düşürülsün denildikçe yükseltildiğini ve "ben yaptım oldu" zihniyeti ile çalışan devletin millet ile diyalog içinde olmadığını söyledi.

Bir ülkenin istikrarlı olması için enflasyonun düşük tutulmasının şart olmadığına; istikrar için üretimin gerekli olduğuna işaret eden Sinan Aygün, devletin bürokratik işlemlerin yoğunluğundan dolayı sanayiciyi, tüccarı küstürdüğünü; çiftçinin ve hayvancılık sektörünün sıkıntı yaşadığını; düşük faizlerle alınan kredilerin yüksek faizlerle geri ödendiğini ve birçok işyerinin kapandığını ifade etti.

Aygün, Türkiye böyle bir krizde iken İş Güvencesi Yasasının dayatma ile çıkartılmaya çalışıldığını; oysa yapılması gerekenin bu krizden nasıl çıkılabileceğinin tartışılması olduğunu sözlerine ekledi.

TİSK Yönetim Kurulu Üyesi ve MESS Başkanı Tuğrul Kudatgobilik de, Türk sanayii iç piyasada bile dünya rekabeti ile karşı karşıya iken, ülkemizde hala 1936 yılında kabul edilmiş eski bir İş Kanunu'nun yürürlükte bulunduğunu söyledi.

Sanayicileri ilgilendiren birçok yasa ve düzenlemenin sanayiciden habersiz yapıldığını; AB ile Gümrük Birliği'ne girilirken bile sanayicilere bilgi verilmediğini, şimdi ise tam üyelik yoluna girildiğini ifade eden Kudatgobilik, ekonomik durum ile İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nın bir ilgisi bulunmadığının iddia edilemeyeceğini; sanayicilerin ekonomik krizler dolayısıyla içinde bulundukları zor şartlarda istihdamı korumak için ellerinden gelen tüm iyi niyeti gösterdiklerini ve bunda işçi kesiminin olumlu yaklaşımının da payı olduğunu belirtti.

Tuğrul Kudatgobilik, Avrupa Birliği'ne sunulan Ulusal Program'ın sanayicileri birçok yönden ilgilendirmesine rağmen, bu programın hazırlanışında da sanayicilerin haberi olmadığını kaydederek, Programda bazı yanlış taahhütlerin yer aldığını ve bunlardan birinin de hiçbir AB ülkesinde görülmeyen hak grevi olduğunu söyledi.

İşverenlerin esnekliği "lüks" olsun diye istemediklerini de vurgulayan Kudatgobilik, sanayicilerin üretime büyük katkısı olan işçilere önem verdiklerini de sözlerine ekledi.

Oturumun kapanışında panelistlerce dile getirilen hususları, Prof.Dr.Kamil Turan; " Bir Kanun , bir hukuki kural, eğer istihdamı artırmıyorsa, yatırımlar ve ihracatı teşvik etmiyorsa, firmalarımızı milletlerarası rekabet ortamında güçlendirmeyi hedeflemiyorsa o kanun veya hukuki kural, Türk çalışma "hayatının hiçbir sorununu çözemez." şeklinde özetledi.

Seminerin öğleden sonraki bölümünde "Türkiye'nin Rekabet Gücü Bağlamında İş Güvencesi-Kıdem Tazminatı-Esneklik İlişkileri" konusu bir panel dahilinde tartışıldı. Başkanlığını Gazi Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi Doç.Dr. Şükrü Kızılot'un yaptığı panelde, değişik siyasi görüşlere mensup parti temsilcileri görüşlerini aktardı.

Doç.Dr.Şükrü Kızılot paneli açış konuşmasında, yaşanan mali krizlerin reel sektöre yansımasının yatırımlarda gerileme, işsizliğin artması, üretimin ve istihdamın azalması olarak kendini gösterdiğini; işverenler üzerindeki yüklerin, vergi ve SSK primleri yoluyla artırılmasının işçi çalıştırmayı zorlaştırdığını, işgücü maliyetlerini yükselterek haksız rekabet yarattığını ve sonuç olarak kayıtdışı istihdamın geliştiğini vurguladı.

4,5 milyon civarında kayıtdışı istihdamın varlığından bahseden ve denetimin etkinleştirilmesi gerekirken yok denecek kadar aza düşürüldüğünü kaydeden Kızılot, çalışma hayatını ilgilendiren yasalarda bazı aksaklıklar olabileceğinin kabul edilmesi gerektiğini ve bu aksaklıkların İş Güvencesi Yasa Tasarısı için de geçerli olduğunu, her yasada olduğu gibi bu yasada da konunun iktisadi yönünün gözardı edildiğini dile getirdi.

DSP Bursa Milletvekili Fahrettin Gülener, parlamentoda doğrudan iş aleminden gelen sanayi kökenli milletvekili sayısının az olduğuna işaret ederek, İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nın yeterince tartışılmadan 15 öncelikli yasa içerisine alındığını ve iş aleminin önünü göremediği bir ortamda bu uygulamanın bir felaket olacağını kaydetti. İş alemi tarafından tasarının sakıncalı görülen yönlerine değinen Gülener, yasanın bu haliyle AB'deki bazı ülke uygulamalarının cımbızla çekilmiş bir benzeri olduğunu, popülizme, oy toplamaya yönelik bir tavır sergilediğini öne sürerek, haksız rekabeti körükleyecek bu yasanın geç kalınmadan düzeltilmesi gerektiğini vurguladı.

MHP İzmir Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Oktay Vural, küresel değişim çağında esnekliğin, çağdaş gelişmelere uyum sağlamak ve rekabet gücünü sürdürebilmek açısından önem taşıdığını; yeni ekonomik gelişmeler içinde yönetim ve üretim tekniklerinin, ücret ödeme sistemlerinin, çalışma saatlerinin de esnek olması gerektiğini; işçi ve işveren ilişkilerinin durağan kalamayacağını; işçi ve işverenin bütün kararlarını rekabet gücü bağlamında alması gerektiğini belirtti.

İş güvencesinin ancak gelişen bir ekonomide mümkün olabileceğini, aksi halde ekonominin daha da daralacağını ifade eden Vural, kıdem tazminatının ise esnekliği sınırlandıran bir unsur olduğunu; İş Güvencesi Yasa Tasarısı'nın işçi ve işverenin değil, hükümetin hazırladığı bir tasarı olduğunu, devletin bu konuda taraf olmaması gerektiğini; İş Kanunu ve Ticaret Kanunu'nun yeni ekonomiye uygun olacak şekilde değiştirilmesinin şart olduğunu sözlerine ekledi.

Panele Fazilet Partisi adına katılan İstanbul Milletvekili Ali Coşkun da, ağır vergi ve prim yükleri korunurken ekonomik sınırların kalktığı bir dünyada rekabet etmenin mümkün olamayacağını; devletçi zihniyetten kurtularak serbest piyasa ekonomisi anlayışına geçilmesi gerektiğini söyledi. Coşkun, kıdem ve ihbar tazminatlarının dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye'deki kadar yüksek olmadığını; bu uygulamalar sonucunda yerli sanayicinin ve yabancı sermayenin yatırımdan caydırıldığını, işsizliğin arttığını, kayıtdışı ekonominin teşvik edildiğini belirterek, ülkemizin içinde bulunduğu şartlara uygun, üretimi, yatırımı destekleyen bir İş Kanunu çıkarılması ve mali piyasalara ilişkin kanunların da yeni baştan ele alınması gerektiğini vurguladı.

ANAP Manisa Milletvekili Ekrem Pakdemirli, iş güvencesi gibi dayatmaların ülke ekonomisine zarar vereceğini; kıdem tazminatının işletmelere olan yükünün istihdamı olumsuz etkilediğini; kıdem tazminatı kaldırılarak ve verimlilik artırılarak iş güvencesinin olabileceğini; esnekliğin verimlilik artışı ile birlikte yararlı olacağını; ekonominin gerekleri ile uyum sağlamayan düzenlemelerin, ulusal rekabet gücümüzün azalmasına, üretimin gerilemesine ve ihracatın düşmesine neden olacağını belirterek, ekonomideki her olumsuz uygulamanın bir bedeli olacağını ve bunu birilerinin ödeyeceğini söyledi.

DYP Samsun Milletvekili Kemal Kabataş da, Türkiye'nin ekonomik sorunlarını üretimin yolunu açarak aşabileceğini; İş Güvencesi Yasa Tasarısı ile işverene altından kalkamayacakları yükler getirildiğini; oysa önceliğin yatırıma, istihdama ve üretime verilmesinin zorunlu olduğunu; ülkemizin şu anda daha çok çalışmaya ve esnekliğe ihtiyaç duyduğunu; esas olarak bu tür düzenlemelerin gerçekleştirilmesi üzerinde durmak ve Türkiye'nin menfaatine çalışmak gerektiğini kaydetti.

2005 e Girerken Türk Ekonomisi

2005'e girerken Türk ekonomisi


Prof. Dr. / Hacettepe Üniversitesi Maliye Bölümü Aksiyon Yayını

Türkiye, istikrar, kalkınma, piyasa ekonomisine geçiş, AB ile bütünleşme şeklinde özetlenebilecek ve iç içe geçmiş dört süreci aynı anda yaşıyor. İstikrar, IMF programı ile makro dengeler sağlanarak başarılabilir.

Piyasa ekonomisine geçiş, AB ile bütünleşme ve kalkınma süreçleri ancak AB’nin desteği sağlanırsa bir çözüme kavuşabilir.

Bu makalede, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonbaharından itibaren, son iki yıllık dönemdeki iktisadi gelişmeleri ve gelecekle ilgili beklentileri incelemeye çalışacağız. AKP döneminde iktisadi gelişmelere egemen olan hususlar; öncelikle devralınan IMF programının devamı ve sonra da AB ile üyelik müzakerelerinin başlatılması beklentisi olmuştur. Dahası, bu arada atlatılan Irak krizinin ateşini de unutmamak gerekir. Ancak AKP’nin piyasa ekonomisine yatkın tutumu da; makro ekonomik dengelerin sağlanmasına, katkıda bulunmuştur. Aslında böyle bir dönemin başarılarını ve ve zaaflarını bir çizelge halinde düzenlemek ve tartışmaya buradan başlamak, belki ekonomik durumu özetlemek açısından yararlı olur:

2002-2004 Dönemindeki Makro Ekonomik Dengeler

Olumlu Göstergeler

1.Büyüme hızının yükselmesi

2. Enflasyonun düşmesi

3. İhracat artışının sürdürülmesi

4. Borç stokunun döndürülmesi

5. Kamu açıklarının azaltılması

6. ‘Faiz dışı fazla’ hedefinin tutturulması

Olumsuz Göstergeler

1. İşsizlik ve yoksulluk artışı

2. Yüksek reel faizin azalarak sürmesi

3. Borç stokunun artması

4. Vergi yükünün artması

5. Kamu sektörünün büyümesi

6. Cari işlemler açığının genişlemesi

Makro göstergelere bakılırsa , büyümenin arttığı ve enflasyonun düştüğü bir dönemde hem istikrar hem de kalkınma politikalarının başarılı olduğunu teslim etmek gerekir. Dolayısıyla makro ekonomik dengeler açısından olumlu gelişmelerin ağır bastığını söylemek insaflı bir yaklaşım olur. Bu başarının sırrı nerede saklıdır? Kanımca başarının sırrı şunlarda gizlidir: (a) IMF Programının tutarlılığı ve finansman gücü, (b) AKP iktidarının piyasa ekonomisine yatkınlığı, (c) Doların değer kaybetmesi, (d) AB ile müzakerelerin başlayacağı beklentisi, (e) ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi tehdidinin, Türkiye’nin komşularını dış ticarete ikna etmesi.

Ancak makro dengelerin ötesine geçilirse ‘İstikrar Programı’nın henüz beklenen başarıya ulaştığını söylemek pek mümkün değildir: Zira faiz dışı fazla dolayısıyla vergi yükünün artırılması, kamu sektörünün büyütülmesi anlamındadır. Oysa kamu sektörünün büyüdüğü bir ekonomide iktisadi göstergeler ne olursa olsun, istikrar ve kalkınma programlarının başarılı olduğunu söylemek aşırı iyimserlik olur. Kaldı ki, aynı dönemde borç stoku artıyor ve reel faiz düşmeye karşı direniyorsa, makro dengelerin veya göstergelerin açıklayamadığı yapısal dengesizlikler mevcut demektir.

Yapısal Dengesizlikler:

Ekonomideki yapısal dengesizlikleri: Sabit sermaye yatırımlarının işgücü arzındaki artış karşısında yetersiz kalması yani artan işsizlik ve yoksulluk, seçmen çoğunluğunun (köylü ve esnaf) vergi mükellefi olmaması, köylü ve esnafa gelir transferi yapan KİT’lerin özelleştirilememesi, planlama ve bürokratik kaynak tahsisi, sosyal güvenlik kuruluşları açıkları, kamu açıklarının ve mali disiplinsizliğin sürmesi, tasarrufların teşvik edilmemesi ve mali piyasaların sığlığı, vergi yükünün tasarruf hacminin bir buçuk katını aşması, geçimlik tarımın desteklenmeye devamı, aşırı büyük kamu sektörünü piyasa ekonomisinin taşıyamaması ve kayıt dışı ekonominin artması, nihayet bütün bu ekonomik dengesizliklerin faturası olarak büyüyen bir borç stokunun varlığı olarak sayabiliriz.

IMF Programı makro-dengeleri hedeflediğinden uygulanabilmekte, ancak yapısal dengeler seçmen çoğunluğunun gelir dağılımından alacağı payı azaltacağından başarılamamaktadır.

AKP iktidarı bir bıçak sırtı dengesinde ve içerideki siyasal kuşatma altında gelecek seçimlere kadar zaman kazanmaya çalışmaktadır. Eğer AB ile müzakerelere başlanır ve yabancı sermaye yatırımları veya yardımlar alınabilirse; böylece seçmenin hayat standardı yükseltilebilir yani işsizlik ve yoksulluk azaltılabilir. Dolayısıyla AB yardımı olmaksızın, yapısal reformları iç kaynaklarla finanse etmek ve bunun bir kaosa dönüşmesini önlemek pek mümkün görünmemektedir.

Cari Ekonomik Önlemler :

Makro ekonomik dengelerdeki başarılar; halkı ve geçim düzeyini pek ilgilendirmemektedir. Aksine bu başarının altında ‘faiz dışı fazla’ yani halkın tüketim düzeyinin düşürülmesi yatmaktadır. Hiçbir demokratik ülkede; uzun dönemde halkın, gelir ve tüketim düzeyini artıramayan bir iktidarın seçimleri tekrar kazanması mümkün değildir. Zaten seçimler hangi partinin halkın genel iyiliğini (gelirini) daha fazla artıracağının tespiti için yapılır. Halkın genel iyiliğinin göstergesi ise ‘işsizlik ve yoksulluk düzeyi’dir.

KDV oranlarının düşürülmesi, asgari ücretin artırılması; hep vergi yükü düzeyi korunurken, mevcut yükün yeniden dağılımı ile ilgili hususlardır. Türk halkı, tarihinin en yüksek vergi yükünü taşımaktadır ve bu oran yaklaşık olarak GSMH’nın % 32’sidir. Nitekim günümüzde asgari ücrette vaat edilen artış düşük tutulmak zorundadır. Zira Çin ve Hindistan gibi emek yoğun ülkeler dünya ticaretine girmeye başladığından, başta tekstil olmak üzere mukayeseli avantajlarımızı hızla kaybetmekteyiz.

Özelleştirme ise; başarılı olunmayan bir başka konudur ve piyasa ekonomisine geçilemediğinin bir göstergesidir. KİT’lerin çoğunluğu; TMO, TEKEL, ŞEKER A.Ş., ÇAYKUR, ZIRAAT BANKASI, TİGEM vs. olarak tarımı destekleme politikasının araçlarıdır. Bunların özelleştirilmesi demek köylü (+ esnaf ) gelir düzeyinin düşmesi ve kentlere işsizlerin göçü demektir. Türkiye özelleştirmeyi geciktirerek iktisadi kaosu ötelemektedir. Ancak bu gecikmenin de artan kamu borç stoku türünden bir bedeli mevcuttur. Köylü ve esnaf desteklendiği ve vergi dışı bırakıldığı sürece borç stoku artmaya devam edecektir.

Ne yapılmalıdır?

Türkiye birbirinin içine geçen dört süreci birlikte yaşamaktadır. Bunlar: İstikrar, kalkınma, piyasa ekonomisine geçiş, AB ile bütünleşme (entegrasyon) süreçleridir. İstikrar, IMF Programı ile makro dengeler sağlanarak başarılabilir. Piyasa ekonomisine geçiş, AB ile bütünleşme ve kalkınma süreçleri ancak AB’nin desteği sağlanırsa kesin bir çözüme kavuşturulabilir. Aksi halde gelecek ile ilgili beklentiler gridir. İkiyüzyıldır çözemediğimiz sorunları, önümüzdeki on veya yirmi yılda tek başımıza çözebilebileceğimiz kuşkuludur. Türkiye açısından AB’nin gereği; özellikle piyasa ekonomisine geçiş ve kalkınmada, sermaye ve bilgi desteğini sağlamasıdır. Türkiye, en azından ABD’dekine benzer ve bütün bu sorunlarını ele alabilecek bir ‘ekonomik danışmanlar kurulu’nu hızla hayata geçirmelidir. Aksi halde, temel ekonomi politikası sahipsiz ve sorunlar çözümsüz görünmektedir.

Kitap Tanıtımı

TİSK'TEN YENİ YAYIN:



TÜRKİYE'DE PİYASA EKONOMİSİNE GEÇİŞ SÜRECİ VE EKONOMİK KRİZ"

Konfederasyonumuzca Prof. Dr. Güneri Akalın’a hazırlattırılıp yayınlanan “Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçiş Süreci ve Ekonomik Kriz” başlıklı araştırma, 18 Nisan 2002 tarihinde düzenlenen basın toplantısı ile kamuoyuna tanıtıldı.

Araştırma, Ülkemizde yaşanan ekonomik sorunları ve kriz sürecini, devlet ağırlıklı karma ekonomik yapıdan piyasa ekonomisine tam geçiş yapılamaması çerçevesinde irdeliyor ve çözüm yollarını öneriyor.

Konfederasyonumuz Yönetim Kurulu Başkanı Refik Baydur, toplantıda yaptığı konuşmada hem araştırmaya, hem de çalışma hayatı – ekonomi gündemine ilişkin görüşlerini dile getirdi.

Baydur, “Ülkemiz piyasa ekonomisi koşullarına entegrasyon bakımından bugüne dek önemli adımlar atmış olmasına rağmen, çağdaş piyasa ekonomisine tam geçiş sağlayamamıştır.

Ekonomide yaşanan sorunlar, piyasa ekonomisinin etkilerinden değil, siyasetin ve popülizmin sultası altında bulunmasından ve programların kamu desteğine ulaşamamasından kaynaklanmaktadır.

Bugünkü ekonomik kriz nedeniyle kapanan işyerleri, yoğun ve yaygın işsizlik, yoksullaşma, sosyal sorunlar, kısaca toplumun katlandığı eziyet, devletin çağdışı bir yapı ve işleyişe sahip olması nedeniyledir.

Sayın Prof. Dr. Güneri Akalın'ın bu çalışması, teorik bir girişle birlikte, kamu kesiminde ve çeşitli sektörlerde piyasa ekonomisine geçişle ilgili olarak yapılması gerekenlerin bir dökümünü vermektedir. Ayrıca, özelleştirme ve KİT’ler, devletin ekonomik işlevlerinin ve kamu hizmetlerinin yeniden örgütlenmesi, vergi sisteminin piyasa ile uyumlaştırılması, işgücü piyasasının etkinleştirilmesi, mali sektörün güçlendirilmesi ile ilgili öneriler paketini sunmaktadır.

Sayın Akalın'a bu detaylı ve titiz çalışmasından dolayı Konfederasyonumuz adına teşekkür ediyor, kitabın ülkemizde piyasa ekonomisinin gerçek anlamda işlerliğe kavuşturulmasında izlenecek yola ışık tutmasını diliyorum.” dedi.

(“Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçiş Süreci ve Ekonomik Kriz” kitabına, sitemizin "Yayınlar" bölümünden erişebilirsiniz.)

23.01.2006-Aksiyon Dergisi

Ekonomide yeni bir dönem


2001 şubatında tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşayan Türkiye o günden günümüze çok farklı bir dönem geçiriyor. 4 yıl önce dibe vuran ekonomi gemisi yüzeye çıktı ve hızla yol alıyor. Kamu Maliyesi ve para politikalarında uzun yıllar alışık olmadığımız iyileşmeler yaşanıyor. 2006 ve sonrası ise bu gelişmelerin sürdürülebilir olup olmayacağını ortaya çıkaracak. Başarıların kalıcı olabilmesi için artık ekonomide reel sektörün ana gündem maddesi olması gerekiyor.


Türkiye, birkaç yıl öncesine kadar siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, kamu açıklarının sebep olduğu ağır borç yükü, yüksek oranlı kronik enflasyon gibi pek çok olumsuz göstergeyle karşı karşıyaydı. Hem kamu sektör hem özel sektör günü kurtarma derdine düşmüştü. Bugünse Türkiye, çok farklı bir süreci yaşıyor.

Enflasyon tek haneli rakamlarda ve son 37 yılın en düşük seviyesinde. Dört yıldır aralıksız yüksek oranlı büyüme gerçekleşti. Bir hayal olarak görülen TL'den sıfır atılması gerçek oldu. İstikrar ve güven ortamının sağlanması ve AB rüzgârı sayesinde özelleştirme ve yabancı sermaye girişinde rekor yaşanıyor. Bütçe, çeyrek asırdır ilk kez bu kadar iyi bir performansla Gayri Safi Milli Hasıla'nın (GSMH) yüzde 3'ü oranında açık veriyor. Ekonomiyi kemiren reel faiz oranları geriliyor.

Her şeyden önemlisi artık hem kamunun hem de özel kesimin, Türkiye'nin kangren haline gelen sorunlarının çözülebileceğine inancı var. Elde edilen bu başarının, Irak işgalinin yaşandığı ve yakın çevremizde istikrarsızlığın devam ettiği bir dönemde gerçekleşmesi ayrıca önemli.

Bu olumlu gelişmelerin yanında, artan dış ticaret açığına bağlı olarak büyüyen cari açık, istihdamdaki durgunluk, istihdam üzerindeki vergi yükü ve döviz kurlarındaki düşük seyir, olumsuzluklar olarak görülüyor. Ancak hükümet cari açığın finanse edilebilir olduğu fikrini savunuyor. İşsizlik oranının da zaman içinde daha düşük oranlara gerileyeceğini belirtiyor.

1968'den bu yana en düşük enflasyon

Döviz kurlarının seviyesinden en fazla şikâyetçi olanlar ise ihracatçılar. Son aylarda bu halkaya, ithal ürünlerden yakınan ara malı üreticileri de katıldı. Merkez Bankası ise döviz kurunu bir para politikası aracı olarak görmediğini belirterek, "dalgalı kur"un olumsuzluklara karşı bir sigorta olduğunu iddia ediyor.

2001 krizi ile ağır sarsıntı yaşayan Türk ekonomisi, son birkaç yıl içinde çok önemli bir sıçrama ve iyileşme kaydetti. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nu (IMF) bile şaşırtan iyileşme, kısa zaman dilimine sığdırılan yapısal reformların, istikrarın, devlet kurumları arasındaki uyum ve kararlılığın sonucu.

2003'te başlayan toparlanma, özellikle 2005'te daha da hızlandı. Yıllardır kronik hale gelen enflasyon 2004 yılı içinde üretici fiyatlarında 28 yıl, tüketici fiyatlarında ise 32 yıl aradan sonra yeniden tek haneli rakamlara düştü. 2005 yılında da gerilemeye devam ederek tüketici fiyatlarındaki enflasyon son 37 yılın en düşük düzeyine indi. Oran yüzde 7,7 oldu. Bu oran, 1968 yılından bu yana kaydedilen en düşük fiyat artışı. 2005 yılı üretici fiyatları ise daha düşük seviyede, yüzde 2,7'de kaldı.

Hissettirmeksizin vatandaşın cebinden çekilen bir vergi türü olan enflasyonun bu seviyeye inmesi, pek çok alışkanlığı temelden değiştirmeye başladı. Yüksek oranlı kârlar geride kalırken, Türk parasından kaçış son buldu. Artık insanlar maaşını alır almaz döviz büfelerine koşmuyor. Millî gelirdeki değişim de, ekonomik istikrar ortamının göstergelerinden. 2001 krizi ile bir anda fakirleşen Türkiye'nin 2002'deki kişi başına düşen milli geliri 2598 dolar olarak gerçekleşti. 2003'te rakam 3383 dolara çıkarken, 2004'te 4240 dolara yükseldi. Millî gelir için 2005 tahmini 4964 dolar, 2006 hedefi ise 5216 dolar.

Bol sıfır tarih oldu

Enflasyonda tek haneye inmeyi başaran Türkiye, TL'den sıfır atma operasyonunu da sorunsuz bir şekilde tamamladı. Atılan sıfırların da etkisiyle, Türk parası yurtiçinde ve dünyada yeniden itibar kazandı, mukayese edilebilir bir değer haline geldi. Dünyanın en bol sıfırlı parası olduğu için zaman zaman alay konusu olmaktan kurtulup, dolar ve avro'nun değerine yakın bir değerle itibarlı paralar arasındaki yerini aldı. Muhasebe sisteminde ve ödemelerde kolaylık sağlandı.

Yaşanan olumlu gelişmelerden biri de bütçe. Son üç yıldan bu yana bütçe açığında gerileme kaydediliyor. 2002'de 40,1 milyar YTL, 2003'te 40,2 milyar YTL olan açık, 2004'te 30,3 milyar YTL'ye geriledi. 2005'in ilk 11 ayında da açık 5,4 milyar YTL'ye düştü. Yılsonu rakamının 12 milyar YTL'nin altında gerçekleşmesi bekleniyor. 2005 yılı Ocak-Aralık döneminde, faiz dışı bütçe fazlası da 35 milyar 985 milyon YTL oldu. Bu gelişmelerin ardından, 2002 yılında yüzde 14,6 seviyesinde olan bütçe açığının GSMH'ya oranının 2005'in bütününde yüzde 3'e gerileyeceği tahmin ediliyor.

Bütçe açığının gerilemesinde düşen, faiz giderlerinin payı büyük. Ekonominin genelinde elde edilen neticeler, sağlanan istikrar ve güven ortamı yanında Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Kurulu'nun birinci ve ikinci gözden geçirmelere ilişkin niyet mektubunu onaylaması da faiz oranlarının düşmesinde etkili oldu. AB ile müzakere sürecinin başlaması bir diğer etken. Sonuçta, borçlanma maliyetlerinde çok önemli tasarruflar sağlandı.

Ekonomi gündemini yakından izleyen uzmanlar arasında kamu maliyesi ve para politikalarındaki iyileşme noktasında görüş birliği var. Bahçeşehir Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Eser Karakaş, "Bütçe açığı yüzde 3 dolaylarında ve para arzı kontrol altında. Orta vadede ekonomide bir tehlike görünmüyor. Çünkü ekonomideki anahtar kamu maliyesidir ve orada sorun yok." diyor.

Dört yıldır kesintisiz büyüme

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mithat Melen ise Karakaş'ın aksine asıl meselenin kamu maliyesini düzeltmek olmadığını belirterek, bir uyarıda bulunuyor: "Bunlar yapılırken borçlanma arttı, ithalat arttı ve ithalattan kaynaklanan ciddi bir büyüme oldu. İthalat artarken karşılığında katma değer de büyümeli. Katma değeri yüksek mal ve hizmet üretmek lazım. Bu da temel ekonomik reformlarla mümkün."

1990'lı yıllarda neredeyse yerinde sayan ekonomi, son dört yılda ortalama yüzde 7 oranında büyüme kaydetti. Ekonomik istikrarın sürdüğü, mali disiplinin korunduğu 2005 yılında, sürdürülebilir büyüme ortamının ışıkları görünmeye başladı. Kriz yılı 2001'de yüzde 9,5 ile rekor seviyede küçülen ekonomi, girdiği hızlı büyüme sürecini dördüncü yıl da devam ettirdi. 2005'in ilk üç çeyreğindeki oran ise yüzde 5,5 olarak gerçekleşti. Aralıksız 15 çeyrektir devam eden yüksek oranlı büyümenin bu yıl da sürmesi bekleniyor.

Sanayi üretiminde ivme kaybı olsa da yükseliş devam ediyor. Üretim, 2004 yılının Ocak-Ekim döneminde yüzde 10,5 oranında artış gösterirken, 2005'in aynı döneminde yüzde 4,7 yükseldi. 2005 yılının on ayındaki üretim artışı, imalat sanayiinde yüzde 4,1; elektrik, gaz ve su sektöründe yüzde 7,2; madencilik sektöründe de yüzde 13,1 oldu.

Hacettepe Üniversitesi Maliye Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Güneri Akalın geçen yılın ilk üç çeyreğindeki yüzde 5.5'lik büyümeye atıf yaparak, normal bir ekonomide büyüme oranlarının zaten ortalama yüzde 5 olacağını belirtiyor. Türkiye'nin yıllık büyüme rakamının yüzde 7'nin altına inmemesi gerektiğini belirterek, yoksa ekonomide kalıcı bir iyileşme sağlamanın zorlaşacağını vurguluyor.

İşsizlik sorun olmaya devam ediyor

Ne var ki, yüksek oranlı büyümeye karşılık aynı ölçüde istihdam artışı yaşanmıyor. 2002, 2003 ve 2004 yıllarında yüzde 10'un üzerinde seyreden işsizlik oranı, ancak 2005'in ortalarında gerilemeye başladı. Oran, Eylül ayı itibariyle yüzde 9,7'ye geriledi. Rekabet şartlarının zorlaması sebebiyle sanayide meydana gelen verimlilik artışı da, istihdamda büyümeye paralel artış olmadığını gösteriyor. Üreticiler, son yıllarda daha az personelle daha çok iş yapmanın üzerine yoğunlaşmış durumda.

İstihdamda istenen artışın gerçekleşmemesi eleştirilen konulardan biri. Ekonomi yönetimi ise bu eleştirileri, "Ekonomideki iyileşme, zamanla istihdama da yansıyacak." şeklinde cevaplıyor. Sorunun çözümü şüphesiz yatırımların ve ekonomik büyümenin devamına bağlı.

Prof. Dr. Eser Karakaş, işsizlik sorununu doğrudan ekonomik gelişmeler ile bağlantılı görmüyor. Hükümetin ekonomide yakaladığı performansın istihdama yansımamasını normal karşılıyor. Güneri Akalın ise işsizlikle ilgili resmî rakamların gerçekleri yansıtmadığı iddiasında. Ona göre oran yüzde 10'un üzerinde. Türkiye'de vergi yükü yüzde 35'leri bulurken, iç tasarrufların yüzde 20'lerde seyretmesinin, ülkeye kendi kendini finanse etme şansı bırakmadığını da belirten Akalın, "Kentleşme ve sanayileşmeye paralel olarak işgücüne katılma oranının artması beklenir. Yüzde 50'lerin altında olan işgücüne katılma oranı artacağı yerde azalma eğilimi gösteriyor. İnsanlar umutları kalmadığı için iş aramıyor ve başvuru yapmıyor, bu da işsizlik oranlarını düşük gösteriyor. Bunlar kendi kendimizi aldatmaktır. İşsizliğe çözüm bulmak için iç tasarruflar yüzde 30'ların üstüne çekilmeli, vergi yükü azaltılmalı ve yatırıma dönük yabancı sermaye girişi olmalıdır." diyor.

İç ve dış borçlar

Türkiye İhracatçılar Meclisi Genel Sekreteri Prof. Dr. Emre Alkin ise, işsizlik sorununa çözüm bulabilmek için Türkiye'nin üretmek zorunda olduğunu düşünüyor. Alkin'e göre hükümet üyelerinin ağırlıklı olarak sanayiden değil de ticaretten gelen insanlar olması, işleri zorlaştıran etkenlerden. Bu sebeple fikirler daha çok, sermayesine oranla daha yüksek ciro sağlayan gayrimenkul ve inşaat gibi alanlar için üretiliyor. Bütçe hedeflerini tutturabilmek için hükümetin sanayiciye yüklenmesini de eleştiriyor Alkin: "Ekonomi büyüyor ama işsizlik düşmeyecek. Çünkü girdi ve istihdam maliyetleri çok yüksek. Maliyetler yükselince bin kişi çalıştıran 500 kişiye düşürüyor ama yine aynı ciroyu yapıyor. Çünkü 200-300 kişiyi de kayıt dışında çalıştırıyor. Sanayici böyle çalışmaya başladı. İhracatçı fasona dönüş yaptı. Hükümet sanayiye konsantre olmuyor, oysa bir ülke sanayi ile kalkınır."

Türk ekonomisinde yıllardır gündemden inmeyen konulardan birisi de iç ve dış borçlar sorunu. 1990'lı yıllardan bu yana şişen ve büyüyen borçlar, hâlâ eritilebilmiş değil ancak vadelerin uzatılmasında ve maliyetin düşürülmesinde büyük ilerleme kaydedildi. Krizin ardından 2002'de yüzde 78,5'e ulaşan kamu kesimi borç stokunun millî gelire oranı, Devlet Bakanı Ali Babacan'ın açıkladığı geçici verilere göre 2005 yılında yüzde 57'ye düşmüş bulunuyor. Miktar azalmasa da millî gelir arttığı için borç yükü azalmış bulunuyor. Bunun yanında Hazine, günlük borç çevirme baskısını, stresini atmış durumda.

Maliyet açısından, bir dönem yüzde 25-30'larda reel faiz ödeyen devlet bugün nominal yüzde 13-14 faizle borçlanma imkanı bulduğu gibi, vadelerde de uzama gözleniyor. İç borçlanmada faizlerin düşmesiyle birlikte önemli bir tasarruf sağlandığı gibi dış piyasalarda da öncekinden çok daha rahat ve düşük maliyetle borçlanma imkânı oluştu.

Sadece Hazine değil, Türk bankaları ve bankacılık dışı sektörler için de aynı durum geçerli. Bu kesimlerin aldığı kredilerde ciddi artış yaşanıyor. Özellikle bankacılık dışı sektör dışarıdan sağladığı kredilerle yeni yatırım imkânları açıyor kendine. 2002 yılında 2,9 milyar dolar olan bu tür kredilerin 2005 sonu itibariyle 10 milyar doları aşacağı tahmin ediliyor.

Bunun yanında bankaların açtığı bireysel krediler, özellikle konut ve otomotiv piyasasını hareketlendirdi. Enflasyondaki düşüşe paralel olarak konut kredilerindeki vade 30 yıla kadar uzatılırken, bazı bankalar aylık faizi yüzde 1'in altına indirdi. Bu durum emlak piyasasıyla birlikte inşaat sektörünü de canlandırdı.

Özelleştirmenin altın yılı

Bu yıl özelleştirmede rekor üzerine rekor kırıldı. Türkiye tarihinin en büyük özelleştirmeleri gerçekleştirildi. Son üç yılda sonuçlandırılan ihalelerle 27 milyar doları bulan satışlar yapıldı.

2005, özelleştirme açısından altın yıl olarak tarihe geçti. Bu yıl içinde 8 milyar 208 milyon doları satış-devir işlemi tamamlanan uygulamalar, 8 milyar 740 milyon doları da ihalesi tamamlanıp onay ve sözleşmesi imza aşamasındaki projelerden olmak üzere toplam 16 milyar 948 milyon dolarlık özelleştirme gerçekleştirildi.

Yapılan özelleştirmelerde, satışı "yılan hikâyesi"ne dönen Türk Telekom, 6 milyar 550 milyon dolarlık rakamla en başta yer aldı. Onu 4 milyar 140 milyon dolarlık bedelle Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş. (TÜPRAŞ) izledi. Ardından 3 milyar dolarlık Atatürk Havalimanı kiralama ihalesi ve 2 milyar 770 milyon dolarlık Ereğli Demir Çelik Fabrikaları A.Ş.nin satışı en önemli özelleştirmeler oldu.

TMSF bünyesinde olan pek çok varlığın da satışı tamamlanarak batık bankaların Hazine üzerindeki kamburu biraz olsun küçültülmüş oldu. TMSF'nin yaptığı ihalelerde de Uzan Grubu ve Medya Grubu ile Telsim'in satışından 6 milyar 152 milyon dolar gelir elde edildi. Türkiye'nin ikinci büyük GSM operatörü olan Telsim'in satışında en yüksek teklifi 4 milyar 550 milyon dolar ile İngiliz Vodafone verdi.

Özelleştirme uygulamalarında bunlar yaşanırken özel sektörde de satın almalar ve birleşmeler hızlandı. Başta bankacılık sektörü olmak üzere yabancı alımları hızlandı. Yapı Kredi Bankası'nın yüzde 57,4'ünü Koç Grubu ve İtalyan Unicredito satın alırken Türk Ekonomi Bankası'nın (TEB) yönetimi BNP Paribas'a geçti. Dışbank Fortis'e satıldı, Rabobank Şekerbank ile Türkiye pazarına girerken, General Electric de Garanti Bankası'nın yüzde 25,5 hissesini aldı.

Özellikle bankacılık alanında cereyan eden bu devirler, sektördeki yabancı sermaye payını yüzde 13 seviyesine çıkardı. Bu eğilimin devam etmesi, yakın zamanda kamu bankalarının da özelleştirilecek olması sektördeki yabancı sermaye oranını tartışmaya açtı. Çünkü, kamu bankalarını alacak güçte yerli sermaye grubunun çıkması beklenmiyor.

Yeni bankaların da yabancılara geçmesi halinde sektördeki yabancı payı yüzde 50'ye yaklaşacak. Oysa AB'nin büyük ortakları arasında olan Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkelerin bankacılık sektöründeki yabancı payı yüzde 12'yi aşmıyor.

2005 yılında 25 milyar dolarlık yabancı sermaye imzası atıldı. Fiili giriş ise 10 milyar doları buldu. Yabancı Sermaye Derneği (YASED) eski Genel Sekreteri Abdurrahman Arıman, bunun bir rekor değil, ciddi bir patlama olduğu görüşünde. Çünkü 1954 yılında çıkarılan yabancı sermayeyi teşvik kanunundan bu yana ülkeye giriş yapan yabancı sermaye miktarı toplam 19 milyar dolar. Bu da demek oluyor ki 2005 yılında, yabancı sermaye açısından ülkenin yarım asrına bedel bir performans sergilendi.

Arıman, yabancı yatırımcının ülkeye bu kadar güven duymasını dört temel gerekçeye dayandırıyor, 'siyasi ve ekonomik istikrar, AB ile ilişkilerdeki netlik ve yatırım ortamının iyileşmesi.' Buna rağmen bürokrasideki engeller de halen ortadan kalkmış değil. Arıman, vergi indiriminden sonra geriye kalan tek engelin mevzuat olduğunun altını çiziyor. Çünkü yabancı sermaye konusunda bürokrasi hükümet kadar heyecanlı değil.

Ülkemizde önemli yatırımları bulunan yabancı firmalar halen bürokrasinin engellemelerinden şikâyetçi. Çok fazla yabancı yatırım çeken ülkelerin hepsinde bu işi kalkınma ajansları örgütlüyor. Türkiye 160 ülke arasında kalkınma ajansı olmayan tek ülke. Dış yatırımlarda yakalanan ivmenin sonuca ulaşması için kalkınma ajanslarının oluşumunu sağlayacak yasanın en kısa zamandan çıkması gerekiyor.

Prof. Dr. Güneri Akalın ekonomide artan yabancı sermaye girişinin alkışlanması gereken bir başarı olduğunu belirtmekle birlikte uyarısını da ekliyor: "Türk vatandaşı kendi ülkesinde ırgat olmamalı. Bunu şu açıdan söylüyorum. Sosyal güvenlik açığının büyümesi sebebiyle bir sürüklenme yaşıyoruz. Ekonomi direksiyonunda kendimizin oturma şansı azalıyor. Özellikle bankacılık sisteminin yavaş yavaş yabancılara geçeceğini düşünüyorum. Yabancı sermaye çekerken bu gibi konulara dikkat etmek gerekiyor."

Abdurrahman Arıman ise bankalar ile ilgili tartışmaları gerçekçi bulmuyor. Dünyada yabancı yatırımı çok fazla çeken ülkelerin bu işi nasıl yaptıklarını iyi gözlemlemek gerektiğini vurguluyor: "Avrupa Birliği'nde bile birçok büyük banka birbiriyle entegre olmuş durumda. Bu konuda getirilecek sınırlamalar, zaten almakta zorlandığımız yabancı yatırımları kaçırabilir."

İş dünyası ise yabancı sermaye girişini, ekonomiye taze kan olarak değerlendiriyor. Türkiye'nin kendi kaynakları ile büyüme potansiyelinin sınırlı olduğunu vurgulayan Kayseri Sanayi Odası Başkanı Mustafa Boydak'a göre sürdürülebilir bir büyüme için yabancı yatırım şart. Çünkü üretime dönük doğrudan yabancı sermaye girişi olmadan, istihdam sorununu çözmek mümkün görünmüyor.

Dış ticaret açığı büyüyor

Türkiye İstatistik Kurumu, en son kasım ayına ilişkin ihracat ve ithalat rakamlarını açıkladı. Açıklanan verilere göre, yılın ilk 11 ayında ihracat yüzde 16,5; ithalat yüzde 20,1 artış kaydetti. Tutarlar ise 65,99 milyar dolarlık ihracata karşılık 104,53 milyar dolarlık ithalat. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 63,1. Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin açıkladığı son istatistikler de ihracatın 2005 yılında 73,4 milyar dolarla konulan hedefin üzerine çıktığını gösteriyor.

İhracatın 70 milyar doları aşması, yüzde 85'inin sanayi ürünlerinden oluşması sevindiren gelişmeler olmakla birlikte bu tutarın, bu yıl ilk kez 100 milyar doları aşan ithalatı karşılamaktan uzak olması düşündürüyor. Türkiye, dünyanın 22'nci büyük ihracatçısı. İthalatta ise daha yukarılarda, 14'üncü sırada. İhracatla orantılı olmayan bu derecenin sebeplerinden biri, değerli YTL. YTL'deki yüzde 10 değerlenme, ithalat faturasına yüzde 5'lik artış olarak yansıyor. Bu da 5-6 milyar dolarlık ithalat baskısı anlamına geliyor.

Reel sektörün rekabet gücü zayıflıyor!

Reel faizler gerilemekle birlikte halen uluslararası piyasaların üzerinde olması ve düşük döviz kuru, yerli üretici ve ihracatçının iç ve dış piyasalarda rekabet gücünü zayıflatıyor. Artan ithal ara malı (hammadde) sebebiyle yerli üretim ve istihdam zarar görüyor. Bu duruma çözüm isteyenlerin bir bölümü kur seviyesinin yükseltilmesini isterken, bir diğer kesim döviz kuruna dokunulmadan da rekabet gücünün artırılabileceğini savunuyor. Bunların önerileri, vergi indirimi, SSK primlerinin düşürülmesi ve diğer bazı alternatifleri içeriyor.

Vergi indirimi konusunda ilk önemli adım atıldı. Hükümet yüzde 30 olarak uygulanmakta olan kurumlar vergisini 2007 yılında yüzde 20'ye çekeceğini açıkladı. Bu gelişmenin piyasaya canlılık getirmesi, şirketlerin maliyet yükünü aşağıya çekmesi ve kârlılığını arttırması bekleniyor. Vergi gelirlerinde düşüşe yol açmaması, yatırım ve istihdama da olumlu katkı sağlaması, yabancı sermaye yatırımlarında Türkiye'nin cazibesini arttırması hedefleniyor. Bununla birlikte hâlâ vergi adaletinin sağlanamamış olması ve sosyal güvenlik sistemindeki büyük açıklar ciddi birer sıkıntı olmaya devam ediyor.

Vergi indirimi konusuna önem veren iş dünyası, istihdam üzerindeki vergi yükünün azaltılacağını açıklayan Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'dan da icraat bekliyor. İstanbul Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı Süleyman Orakçıoğlu, son üç yıldır uygulanan ekonomi politikalarında kazananın mali sektör ve ithalatçılar olduğuna işaret ediyor.

Orakçıoğlu, mali piyasalardaki gelişmelerin ve olumlu tablonun kalıcı olabilmesi için artık reel sektörün sorunlarının ciddi şekilde ele alınması gerektiğini vurgulayarak uyarıyor: "Son üç yıldır mali piyasalar ve para politikalarında uygulanan sıkı disiplin üretime ciddi baskılar getirdi. İşini düzgün yapan ve vergisini ödeyen reel sektör yıllardır sosyal güvenlikteki kara delikleri kapatıyor. Ancak bu durum üretmeyi her geçen gün zorlaştırıyor. Uluslararası rekabet gücümüzü yitiriyoruz. Bu durum Türkiye'yi daha fazla tüketen ve daha az üreten bir ülkeye dönüştürüyor".

Hükümetten bir ayrıcalık beklemediklerini de belirten Orakçıoğlu, tek beklentilerinin, istihdam üzerindeki vergi oranlarının ve enerji fiyatlarının, uluslararası standartlar gözetilerek tekrar düzenlenmesi olduğunu belirtiyor.

Cari açık sorunu

En çok üzerinde durulan olumsuzluk cari işlemler açığı. Merkez Bankası'nın açıkladığı ödemeler dengesi bilançosuna göre, bu yıl Ocak-Kasım döneminde cari işlemler dengesi 18 milyar 740 milyon dolar açık verdi. Geçen yılın aynı döneminde cari açık 12 milyar 694 milyon dolar seviyesindeydi. 2004 yılının sonunda ise cari işlemler dengesi 15 milyar 573 milyon dolar açık vermişti. Açığın 2005 sonu itibarıyla 21 milyar dolara ulaşacağı, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'ya (GSYİH) oranının da yüzde 6 olarak gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Bu durum, kimilerine göre ciddi bir risk ama kimilerine göre de endişeye mahal yok. Türk ekonomisi bu açığı yönetebilecek kapasitede.

Cari işlemler açığının finanse edilebilir olduğu düşüncesini destekleyen en önemli unsurlardan biri, turizm sektöründe yakalanan ivme. Sektör, ihracattan sonra cari işlemler dengesini etkileyen en büyük kalem. 2005'in 11 ayında Türkiye'ye gelen turist sayısı 20 milyonu aşmış bulunuyor. Rakamın önümüzdeki yıl 23 milyona çıkacağı tahmin ediliyor. Ödemeler dengesi içinde yer alan ve kesin olmayan tahmini verilere göre Ocak-Kasım dönemindeki turizm gelirleri 17,6 milyar dolar. Turizm giderleri ise 2,6 milyar dolar. Elde edilen brüt turizm gelirinin 2006'da 20 milyar doları aşması bekleniyor. Cari açığı finanse eden diğer bir unsur ise sıcak para girişi.

Bunlar şu an için açığı finanse etmekle birlikte, esas olması gereken, ekonominin temelde daha az cari açık üretir hale getirilmesi, açığın sağlıklı yollarla kapatılması. Mevcut cari açık, ürettiğimizden daha fazla tükettiğimizin de bir göstergesi. En başta bunun değişmesi gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında yüzde 60'a doğru gerilemekte olan ihracatın ithalatı karşılama oranının daha yukarılara taşınması, özellikle düşük kur sebebiyle tırmanan "ara malı" ithalatının frenlenmesi, üretimin ve yeni yatırımların teşviki büyük önem taşıyor.

Petrol fiyatlarındaki artışın faturası büyük

İthalattaki patlamanın temelinde döviz kurunun düşük seyretmesi olmakla birlikte bir diğer önemli etken de, ham petrol fiyatlarındaki tırmanış. Bir süredir 60 civarında seyreden varil başına fiyatlar, petrol ithalatçısı bütün dünya ekonomilerinde ithal kalemlerini yükseltmiş, enflasyonist baskıyı artırmış durumda. Yüksek seyreden fiyatlar, bu kategoride Türkiye'nin ödediği faturayı da iyice kabartmış, ikiye katlamış vaziyette.

En son verilere göre, sadece ham petrol ithalatı için yılın ilk 11 ayında ödenen para 7,94 milyar dolar. Onu 4 milyar doları aşan doğalgaz ve 2 milyar doları geçen petrol ürünleri ithalatı takip ediyor. Ham petrol ithalatı, 2002 yılının tamamında 4 milyar dolar seviyesindeydi.

Yurtdışından Türkiye'ye döviz akışı devam ediyor. Bu giriş, başta Hazine kağıtları ve borsa olmak üzere portföy yatırımlarında yoğunlaşıyor. Son dönemdeki özelleştirme uygulamalarıyla doğrudan yabancı sermaye girişinde de yükseliş göze çarpıyor. Buna bir de elde tutulan dövizlerin bozdurulması da eklenince dövizdeki arz fazlası devam ediyor. Bu durumun döviz kurlarında yol açtığı aşırı oynaklığı engellemeye çalışan Merkez Bankası, zaman zaman yüklü alımlar gerçekleştiriyor. Bu alımlar kurdaki düşük seyri engelleyemedi fakat döviz rezervlerinde önemli artış meydana geldi.

Geçen yılsonunda 58,7 milyar dolar seviyesinde bulunan, altın ve dövizden oluşan Türkiye'nin uluslararası brüt rezervi, yüzde 19 artışla, bu yıl Kasım ayında 69,9 milyar dolara çıktı. 2004 yılı sonunda 36 milyar dolar olan Merkez Bankası'nın döviz rezervleri ise yüzde 32 artışla, 9 Aralık'ta 47,5 milyar dolara yükseldi.

2006 nasıl bir yıl olacak?

2004'te olduğu gibi 2005 yılında da, AB ile müzakere sürecinin başlaması başta olmak üzere, Ortadoğu'daki gelişmeler, ABD Merkez Bankası'nın faiz kararları, Merkez Bankası'nın faiz indirimleri, özelleştirmeler, TMSF'nin satışları, Hazine ihaleleri, IMF ile ilişkiler, petrol ve altın fiyatları piyasalar tarafından yakından takip edildi. 2006'da da bu konulardaki dikkat devam edecek. Bu yıl bunlara Cumhurbaşkanlığı seçimi ve erken seçim tartışmalarını da ilave etmek gerekiyor.

Bugüne kadar alınan mesafe ve temel ekonomik göstergeler, 2006 yılının da 2005'ten çok farklı olmayacağının işaretçisi. Bütçe dengelerinin daha yerinde olduğu, ekonomik büyümenin devam ettiği, enflasyonun biraz daha gerilediği bir yıl bekleniyor. Bununla birlikte iç ve dış riskleri de unutmamak lazım. Ekonomik istikrarı, sadece ekonomik verilerle değerlendirmek, resmin bütününü görmeden yorum yapmak olur.

Ekonomik istikrar, siyasi istikrar ile doğrudan bağlantılı bir konu. Prof. Dr. Eser Karakaş da bu gerçeğe işaret ederek, Türk Ceza Kanunu'nun çok tartışılan 301. maddesi ile cari açık arasında çok ciddi bir ilişki olduğunu belirtiyor. Çünkü özgürlüklerde geriye gidiş, AB müzakere sürecinin sekteye uğramasını, onun sekteye uğraması ise ekonomik istikrarın bozulmasını netice verebilir. Bütün uzmanların dikkati çektiği husus, uluslararası sistem ile entegrasyon. Ekonomik istikrarın sağlanmasında IMF politikaları nasıl etkili olduysa, siyasal istikrarın sağlanması ve yabancı yatırım akışı için AB sürecinin büyük önemi var.

Devlet Bakanı Ali Babacan, Türkiye'nin serbest kur rejimiyle olabilecek en sıkıntılı dönemlerden geçtiğini, Irak savaşını yaşadığını söylüyor. Babacan, cari açık finansmanı kalitesinin arttığını, dolayısıyla burada da bir sıkıntı olmayacağını savunuyor. Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ise, "Döviz kuru, bir para politikası aracı değildir. Merkez Bankası'nın herhangi bir döviz kuru hedefi, taahhüdü yoktur." diyerek dövize dokunmayacaklarını belirtiyor, 'dalgalı kur' rejiminde riskin devlette değil piyasada olduğunu hatırlatıyor. Ancak ihracatçılardan sonra son dönemde sanayiciler de ithalattaki patlamadan ve bunun yerli üretimi olumsuz etkilemesinden duydukları rahatsızlığı daha sık dile getirmeye başladı. Üretimdeki sıkıntılar istihdama da yansıyor.

Bununla birlikte bazı çevrelerce dillendirildiği gibi Türkiye'nin 2001 krizi benzeri bir krizle karşı karşıya kalması gibi bir manzara görünmüyor. O dönemden bu yana yapılan birtakım yapısal reformlar bu yolu tıkamış durumda. Mevcut şartlarda tek başına cari açık riskinin, 4 yıl öncesindekine benzer yıkıcı bir krizi tetiklemesi de zor görünüyor.

Hükümet 2006'da reel sektöre odaklanmalı

İstanbul Sanayi Odası Başkanı Tanıl Küçük, 2001 krizi sonrasında, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik istikrar noktasında, çok önemli bir mesafe aldığını vurguluyor. Enflasyonla mücadelede elde edilen başarıyı 'tarihî' olarak nitelendiriyor.

Enflasyonla mücadelede ve mali disiplindeki başarının etkisiyle faiz oranlarında çok önemli gerilemeler olduğunu da belirten Küçük, "1990'lı yıllar boyunca % 10-12'lerde dolaşan, 2001'de % 17'ye kadar çıkan bütçe açığının GSMH'ya oranı ilk kez 2005 yılında % 3 civarına inmiştir. 2001'de % 90,5 olan kamu net borç stokunun GSMH'ya oranı, 2004 yılında % 63,5'e düşmüş ve % 60 olan Maastricht kriterlerine çok yaklaşılmıştır." diyor. Son 15 çeyrektir aralık süren büyüme ile ihracat artışının da çok önemli başarılar olduğunu vurgulayarak, buna rağmen rekor düzeylerdeki dış ticaret ve cari işlemler açığının bu gelişmeleri gölgelediğine işaret ediyor. Küçük'e göre bu açıkların temel sebebi aşırı değerli Türk Lirası. Sanayi üretimindeki yavaşlamanın da gerekçesi aynı. İthalatı özendiren değerli YTL hem dış hem iç pazarda sanayinin rekabet gücünü olumsuz etkileyerek, kârsız çalışılmasına sebep oluyor. Bu gidişin sürmesi durumunda Türkiye'nin üretim altyapısı ve istihdamda ciddi kayıplar yaşayacağı uyarısını yapan Küçük, bunun işsizlik sorununu derinleştireceğini düşünüyor. 2006'ya bakıldığında en önemli gündem maddesinin ise rekabet gücündeki tahribatın giderilmesi olması gerektiğini vurguluyor. YTL'nin değerli olması kaçınılmaz ise çözüm olarak bu durumdan büyük zarar gören üreticiyi destekleyecek önlemlerin alınmasını öneriyor. Küçük Türkiye'nin en büyük sanayi kesimini temsilen diğer öneri ve beklentileri şöyle sıralıyor: "Sanayimizi yakından ilgilendiren, elektrik enerjisinde dağıtımın özelleştirilmesinde hâlâ mesafe kaydedilemedi. İstihdam üzerindeki yükler süratle taşınabilir düzeylere çekilmelidir. Kayıt dışının yarattığı haksız rekabet sürmekte, vergi reformu hâlâ beklemektedir. Bunun için, Avrupa Birliği perspektifi kesintisiz bir şekilde ve başarıyla sürdürülmeli, uluslararası likidite koşullarındaki ılımlı hava devam etmeli, mali disiplin kararlılıkla korunmalı ve yapısal reformlarla desteklenmelidir. Türkiye 2006'da da büyümeli ve beş yıl üst üste büyüyerek, sürdürülebilir büyüme yoluna girmeyi başarmalıdır."

Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği Başkanı Dr. Ömer Bolat ise 4 yıl önce ekonominin en büyük problemleri olan güven eksikliği, kriz psikolojisi, kamu maliyesinin iflası gibi ağır sorunların son üç yılda hızla ortadan kaldırıldığına işaret ederek, "Kamu maliyesi ve finansal sektördeki bozulmalar büyük ölçüde rehabilite edildi. 4 yılda reel yüzde 30 büyüme sağlandı. İhracatta yüzde 125'lik bir artış sağlandı." diyor. Finansal sektör ve kamu maliyesindeki rehabilitasyondan sonra sıranın reel sektörün rehabilitasyonuna geldiğini vurgulayan Dr. Bolat, yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor: "Ekonomi toparlanma sürecini artık geride bırakmalı ve atılım sürecine geçmeli. Bunu MÜSİAD olarak “3 İ” ile ifade ediyoruz; istikrar, istihdam ve ihracat. Hükümetten beklenen bu konulardaki politikaları hızla uygulamaya koyması ve uluslararası rekabetçi bir ekonomik yapı için yatırım ve üretim maliyetlerinin uluslararası alandaki rakiplerimizin seviyesine düşürülmesidir. Özellikle sigorta primleri ve enerji maliyetlerinin düşürülmesi Türk sanayisini ateşleyecektir. Eğer istihdamı arttırmak istiyorsak KOBİ’lerin desteklenmesi, emek yoğun sektörler olan tekstil, tarım ve inşaattaki sorunların çözüme kavuşturulması gerekiyor. 15 yıldan bu yana Türkiye ekonomisini kemiren ve son 11 yılda 313 milyar dolarlık bir yükün ödenmesine sebep olan faize dayalı rant ekonomisiyle mücadele gevşetilmemeli ve sosyal güvenlik reformu da acilen gerçekleştirilmelidir."

Güneri Hocanın Tarihi Röpörtajı

SOVYETLER GİBİ ÇÖKECEĞİZ

PROF. GÜNERİ AKALIN
Hacettepe U. gakalin@hun.edu.tr
Yeni Yuzyil, 3 kasim 1997

2000 yılına kadar kamu sektörü Doğu Bloku'daki gibi cökecek. Çözüm de bu çöküntüden çıkacak. Misak-ı Milli'nin işgalden çıkması gibi yolsuzlukları talep eden seçmenin kendisi. Bedavacı olan köylü, kendisine karşılıksız gelir aktarıldığında devletteki yolsuzluklara karşı duyarsız kalıyor hiç para kazanmamış, beyanname doldurmamış insanlar, tahsilat yapıyor, gelirler genel müdürü oluyorlar. Bunların vergi toplamaya hakkı yok


S: Ne oldu, niye dünya borsaları tepetaklak gitti?
> Milli paraların Amerikan Doları karşısında değer kaybetmesi dolayısıyla Uzak Doğu'dan başlayarak ekonomiler krize girdiler. Tamamen sermaye piyasasından dış kurlardan gelen bir mesele bu.

S: Uzak Doğu'nun ekonomik sorunları olduğu zaten çoktandır söyleniyordu. Nasıl oldu bu insanlar bu kadar hazırlıksız yakalandılar?
Amerikan Doları aşırı değerlendi. Japonya dahil hiçbirin doların yükselişine karşı yapabilecekleri bir şey yoktu. Çünkü paraları ve bütün kapasiteleri ihracata göre hazırlanmış ekonomileri dolara bağlı. Kârlılıkları dolar yükseldikçe düştü ve sonuçta krize girdiler.

S: Bize örnek olarak gösterilen Asya kaplanlarının reel ekonomileri sizce sağlam mı peki?
Bence ekonomileri gerçekçi ve güçlü. Çünkü dünya pazarlarıyla işbirliği yapan, ihracata bağlı piyasa ekonomileri bunlar. Ama dünyada krizsiz bir ekonomik düzen mümkün değil. Krizleri merkez bankalarının yanlış faiz ve döviz politikaları, devletlerin bütçe açıkları, yüksek taban fiyatları gibi para politikaları yaratıyor. Türkiyede'de bu böyle.

S: Herşey piyasaya bırakılsa ekonomiler krizden kurtulurmu?
Daha krizsiz olur.

S: O zaman neden ekonomiler piyasanın işleyişine bırakılmıyor?
Devletler maliye politikaları ile gelir dağılımına müdahale ediyorlar. Bölüşümü yapacağız diye bütün fiyatları ayarlamak istiyorlar. Türkiye'de asgari ücretten mercimeğe, bine yakın fiyat devletin elinde. Bu bütün fiyatları devlet koyuyor demek. Devletin bu zaafını bilen seçmende oyunu buna göre atıyor. Siyasi partiler de iktidarı satın alıyor.

S: Peki dünyadaki bu son borsa çalkantısı nekadar sürer?
Bir ülke değil, dünya krizi bu. Bütün ülkeleri dolaşıyor. En az iki yıllık bir durum ve önümüzdeki yılda sürecek.

S: Bu çalkantı Türkiye'yi nasıl etkiler?
Mesele Amerikanın ne olacağı. Amerikan ekonomisi üç dört yıldır bir refah dönemi yaşıyor. Eğer durumunu sürdürürse diğer ülkeler krizlerini daha kolay atlatırlar. Ama Amerika, Avrupadakine benzer bir krizle karşılaşırsa o zaman dünyayı zor günler bekliyor demektir. Krizler günün birinde kaçınılmaz olarak gelecektir. 1998'de özellikle Türkiye'de önemli şeyler olacak. Çünkü ülke kendi ekonomik buhranını'da yaşıyor. Sermaye piyasasında fonların yüzde 60-70'i dış kaynaklı. Bir çalkantıda Türkiye çok zor günler yaşayabilir.

S: Türkiye'nin genel ekonomisi kötümü gözüküyor?
Resmi ağızların söyledikleriyle ekonomide olan biten farklı. Ekonominin iyi gittiğine dair bir gösterge yok. Sadece bir takım paketlerden bahsediliyor. 1998 için yüzde 3'lük büyüme hızı ve yüzde 50'lik enflasyon hedefi de mümkün değil. Türkiye demokrasiye geçtiğinden beri yüzde 50'lik bir enflasyon yaşamadı, önümüzdeki yıllarda da yaşaması zor. Bizdeki enflasyon iktisadi deyil siyasi.

S: Nasıl siyasi?
40 milyon kadar seçmen var. Bunun sadece yedi virgül sekizmilyonu vergi mükellefi. 30 milyonu ise bedavacı seçmen. Bunların içinde köylüler ağırlıkta. Köylülerin bütün talepleri de oyları karşılığı kendilerine gelir transferi yapılması, yani yüksek taban fiyatları, ucuz krediler ve girdiler verilmesi. Hükümetler bu talepleri kamu açıkları ile yani enflasyonla karşılayabiliyorlar. Köylüler enflasyondan etkilenmiyorlar mı peki? Köylü ve esnaf etkilenmiyor. Türkiyedeki siyaset dünya fiyatlarının üstünde oluşan taban fiyatlarına endeksli. Daha yeni buğdaya ve fındığa yüksek fiyat verildi. Bu gün Türkiyedeki kavganın büyük kısmı Ziraat Bankasının yüzde 121 borçlanıp yüzde 71 ile kredi vermesi. Ziraat Bankası 1 kattirilyonluk açık veriyor. Bu bütçenin neredeyse yüzde 15'i, 20'si demek Türkiyede köylü ve esnafın payı ihmal edilir bir düzeye inmedikçe büyük seçmen kitlesini ücretli emek oluşturmadıkça bu ülkede enflasyonun siyasi olarak önlenmesine imkan yok. Bizde siyasi iktidar köylü ve esnaf. DYP ve ANAP, aynı iki tabanı oturan partiler. Rekabet etmeleri enflasyonu artırıyor.

S: Bu ülkede enflasyondan kim etkileniyor peki?
Ücretli kesim, yani işçi ve memur etkileniyor. Hem vergiyi veriyor hemde gelir dağılımında çok geride kalıyor. Eğer bir patlama olacaksa bu, devlet memurları arasında olacak. Bakın, Türkiye'de devletin görevi ne siyasi istikrarı sağlamaktır, nede kamu hizmeti vermektir. Devletin işlevi tamamen taban fiyatları meselesidir. Siyasi partiler köylüye ve esnafa yüksek taban fiyatı ucuz kredi ve girdi vermeden iktidarda oturamazlar. Benim tek ümidim Avrupa birliğine girmemiz ve AB'nin iktisadi hayatımıza el koyması. Bir şekilde ekonomik manda rejimi. Aksi halde enflasyonun önü alınamaz. Ancak dışarıdan dayatılırsa, enflasyonu düşürmeye evet deriz biz.

S: Enflasyon nasıl düşürülebilir peki?
Özelleştirme yapılmalı, devlet ve kamu bütçesi küçültülmeli. Devlet piyasaları müdahale etmekten vazgeçmeli. Bu ülke hala bir sosyalist ülke aslında. Rusyada Çek Cumhuriyetinde heryerde özelleştirme çok hızlı yapıldı. Bizde ise milli gelirinin yüzde 60'ı hala devlet kontrolünde. Devletin elinde büyük rantlar oluştuğunun herkes farkında. Türkiye Büyük Millet Meclisi, aslında Türkiyede'ki rant ekonomisinin merkezi durumunda. KİT fiyatlarının oluşması, bayiliklerin dağıtılması, devlet bankalarından kredilerin verilmesi, taban fiyatlarının tesbiti yoluyla oluyor bu. Devlet her kararında bir kişiye rant dağıtıyor ve enflasyonu besliyor. Birde artık Türkiyede reşit olan her Türk vatandaşının vergi kaydının olması lazım.

S: Vergi kaydı olmazsa ne olur?
Kayıt dışılık sürerse herkez karşılıksız hizmet isterse, bedavacı olursa enflasyon tutulamaz. Türkiyede'ki 40 milyon seçmenin yüzde sekseni vergi dışı. Bizde vergiyi veren yargılanıyor, ceza görüyor. Yüzsüz ve kaçakçı diye teşhir ediliyor. Aslında Türkiyede'ki vergi yükü Japonya ya da Amerikaya baktığınızda düşük değil. Zaten hükümetin politikalarıda bu noktada tıkanmış durumda. Hükümetin tasarruf edeceğim hemde vergi yükünü artıracağım diyor. Bu vergi yükü ile tasarruf etmek mümkün değil. Oysa eskiden bunun bir mantığı vardı. Devlet vergiyi alıp KİT'lerde yatırım yapardı. Şimdi para taban fiyatına, krediye savunmaya gidiyor. Artık eski devletçe maliyeyi yıkmak lazım. Maliye Bakanlığının kapatılması lazım. Hayatında hiç para kazanmamış hiç gelir vergi beyannamesi doldurmamış insanlar bugün gelir tahsilatı yapıyorlar. Gelirler genel müdürü oluyorlar. O terbiyeyi almamış insanın vergi toplamaya hakkı yok. Maliye bakanlığı piyasadan toplanan insanlarla yeniden kurulmalı.

S: Türkiye vergiyi niye yaygınlaştıramıyor. ?
Vergi ancak oranlar ve hatta vergi yükü düşürülerek yaygınlaştırılabilir. Herkes düşük oranlı daha az vergi ödeyecek ve vergi mükellifi olacak. Ama köylü ve esnaf vergi alınmasına karşı. Türkiyede eceli gelen hükümet vergi alır. Özalın iktidarı kaybetmesinin nedeni KDV'yi getirmesidir.

S: Vergi gelirlerini artıralım diyoruz ama devlet topladığı vergileri iyi değerlendiriyor mu sizce?
Türkiye'deki vegilerin büyük bir kısmı yasal soyguna gidiyor. Devletin yapısı değiştirilmeden vergilerin artırılması çare değil. Bugünkü vergi reformu da hiçbir şey getirmeyecek, Tıpkı KDV gibi sadece enflasyonu artıracak. Daha yüksek vergi daha fazla enflasyon demektir. Çünkü bugunkü seçmen tablosunda ne kadar vergi alırsanız alın talep edenin talepleri kısılmayacak. Daha yüksek vergi yüklerinde daha büyük taleplerle ortaya çıkacaklar. Bu seferde Ziraat Bankası yüzde 10'la kredi versin, diyecekler. Devlet bizde istediğini zenginleştiriyor. İstediğini fakirleştiriyor.

S: Devletin bütün bu yanlış politikalarında tek suçlu politikacılarmı sizce ?
Hayır. Temsili demokraside politikacı seçmenin aynasıdır. Yolsuzlukları ve rant ekonomisini talep eden seçmenin kendisidir. Bedavacı olan köylü kendisine karşılıksız gelir transferi yapıldığında devletin içindeki yolsuzluklara karşı duyarsız kalıyor. Çünkü kendi komisyoncusu olarak hareket eden siyaset adamını kontrol etmek seçmenin de işine gelmiyor. Kokuşma tabanda. Tabandaki kokuşma sürdükçe yukarısı değişmeyecek. Türkiye dünya ile uyumsuz şizofren bir ülke. Global ekonomi ortaya çıktığından beri vergi sistemi ve piyasa ekonomisi ile dünyada sırıtıyor. Devlet bugün mahkemelere bile pul parası gönderemiyor, Adalet Bakanının açıklamasına göre. Devlet bugünkü ekonomik sistemi sürdürerek bu sıkışıklıktan kurtulabilir mi? Yoksa radikal bir değişikliğin arifesine geliyoruz? Bence radikal değişiklik hükümetin politikalarından çıkmayacak. Çöküşten çıkacak. Sovyetler Birliğinin çöküş döneminde yaşanan olaylar bugün Türkiyede devlet kesiminde yaşanıyor. Devlet bu sene gübreye yüz Trilyonluk sübvansiyon verirken, üniversiteye'de yüz Trilyon verdi. Bu ülkede üniversitelerin değeri gübre kadar. Ben bu yüzde 60'lık sosyalist ekonomin çökmesini bekliyorum. Bu durumda ne taban fiyatları, ne KİT istihdamı kalacak. Doğu blokunda yaşananlar Türkiyede de yaşanacak. Türkiye bu şekilde gidemez. Bu şekilde gitmek, yüzde 90 enflasyondur. Türkiye'nin birkaç yüzü var. Bangladeş ve Belçika yan yana barınıyor. Yeryüzünde kendi içinde bu çapta gelir farklılığı yaşayan başka hangi ülkeler var. Çare refahı devlette değil piyasa ekonomisinde aramak. 70 senedir refahı sosyal devlette aradık ve kişi başına ikbinbeşyüz, bazı ihtimallere görede 5 bindolarlık gelire vardık. Avrupada bu rakam 30 bindolar. Bir Alman altı Türk ediyor. Çünkü onlar piyasada rekabet içinde çalışıyorlar.

S: Bu büyük fark nasıl kapanabilir, eğer kapanabilirse?
Eğer kapanabilirse devleti küçütmek, kayıt dışı ekonomiyi legal hale getirmek. Kayıt dışı ekonominin gerçek özel sektör olduğunu bilerek bu insanlara yer altından çıkıp normal faliyetlerini sürdürecek imkanlar vermek. Türkiye vergi sistemi ile herkesi yer altına itmekte. Bir ülkede ayda yüzde 15'le vergi cezası var. Fakat devlet ödemezse bu oran yüzde sıfır. Türkiyede maliyecilerinde farkında olmadığı bir kayıt dışı ekonomisi var. Hem maliyenin gelir hesaplarıda beş senedir yok. Gelirlerini göstermemek işine geliyor.

S: Kayıt dışı devlet ekonomisi dediniz bu nasıl oluyor?
Bunun büyüklüğü milli geliri yüzde 10'dan az değil. Enflasyon, kamu vakıflarına zorunlu bağışlar gibi bazı devlet gelirleri milli gelir hesabında bütçede görünmüyor. Bu durum vergi yükünü gizliyor. Mesela bir ilçeye gittiğinizde iki tane vergi dairesi var. Biri vergi dairesi, diğeri askerlik şubesi. Aynı vergi alınıyor. Emeğe 18 ay el konuluyor. Eğer Amerikadaki gibi Askerimize ücret ödeseydik Milli Savunma harcamalarımız katlanırdı. Vergi geliride artardı.

S: Önümüzdeki günlerde birde enerji krizi bekleniyor. Başbakan yakında elektrik kesintilerinin başlayacağını açıklandı. Bu kesintiler sanayii nasıl etkileyecek sizce ?
Enerjinin üçte ikisini Sanayi kullanıyor. Bence hükümet elektrik kesintisine erken gidiyor. İki şeyden şüpheleniyorum: Bir, nükleer santralları ihale edebilmek; İki, yap işlet devret modelindeki yargı engelini aşabilmek, Gökovayı açabilmek için kamuoyu oluşturmak istiyor hükümet. Türkiyede sizce özel sektörün durumu nasıl gözüküyor? Devlete göre iyi ama kendi hastalıkları var. Çünkü kapalı bir ekonomide, planlama altında rantları bölüşerek yetiştiler. Kârla deyil, bizim ödediğimiz vergilerle büyüdüler. Devlet himayesinden çıkmak, piyasa ekonomisine geçmek pek istemiyorlar. Planlama talep ediyorlar. Kamu bankalarının özelleştirilmesini istediklerine de inanmıyorum. En büyük müşterileri onlar.

S: TÜSİAD'ın piyasa ekonomisine geçelim çağrılarına devlet müdahelesinden şikayetlerinin samimi bulmuyormusunuz?
Bulmuyorum. Bir konferansda TÜSİAD'ın en yetkili şahıslarına artık planlama son bulmalı dediğimde itiraz ettiler. Çünkü planlamayla kendilerine bir yol gösterilmiş oluyor, teşvikler, krediler geliyor, rakipler safdışı bırakılıyor ve kâr garanti ediliyor. Bir tarihte Avusturyalı önemli bir iktisadçıya sizin ülkenizde planlama varmı diye sordu. Bana "böyle önünüze gelene, ülkenizde planlama var mı diye soramazsınız. Avusturyada planlama ile Sovyet işgalinin, yada hitler dönemini hatırlarız biz. Bir demokrat bu şekilde davranmaz." dedi. Bizde özellikle beyaz eşyada ve otomotivde, firmalar dünyadan korkuyorlar. Rekabete sadece tekstille çıkıyoruz biz.

S: Peki bir ülkede batan bir devlet maliyesi ayakta kalmaya çalışan bir özel sektör ekonomisi yan yana nekadar varolabilir? Sonunda hangisi hangisine etkiler?
Tahminim 2000 yılına kadar kamu sektörü çözecek. Çözüm de bu çöküntüden çıkacak. Misaki Millinin işgalden çıkması gibi. Mesala biz üniversite olarak çöktük. Kitapların gelmediği kitapların basılamadığı, laboratuvarların devreden çıktığı bir üniversitede yaşıyoruz. Tabelalarımız yerinde duruyor ama ... aynı durum adalette, Karakolda da var. Bu labirentten çıkmak için, Türk halkının piyasanın demir disiplininden geçmesi gerekiyor. Biz ideolojiler meselesinde geriyiz. Bildiğimiz bir Marksizim vardı, oda dünyada çöktü.

S: Türkiye'de kendilerini sosyal demokrat veya muhafazakar yada liberal diyen siyasi partilerimiz var. Bunlar sizce gerçek değillermi?
Değiller. Ekonomik olarak liberal olduğunu söyleyen DPT, Ziraat Bankası faizleri indirmezse koalisyondan çekilirim diyor. Geçmişte DP yada AP, CHP'den daha fazla kit kurdular. ANAP, dört eyilimi birlikte temsil ettiğine inanıyor. Bir aşure partisi, liberal parti ise parayla oynamak istiyor. "Parayı artıralım faizler düşer, ozaman daha fazla yatırım yapabiliriz."diyor. Türkiyenin liberalinden de ümit yok. Türk parası artık hepimiz için ortak hakarete dönüşüyor. Bin dolar almak için yüzseksenmilyon vermek zorunda kalıyoruz. Türk parası öldü mü yoksa yeniden gerçek bir para haline gelebilirmi?

S: Türk parası ölmüş vaziyette: ayağa kaldırılması mümkün değil. Piyasa ekonomisinin kurulduğu gün gerçek parada ortaya çıkacak. Bugün bir açıkgözün ortaya çıkıpta üç sıfır, beş sıfır attım demesiylede hiçbirşey değişmez.

Sizce bütün bu gerçekler halkın tutumu ne?
Halk Mustafa Kemal'i söyledikleri gibi tarlanın ucuna düşman gelinceye kadar hiç birşey yapmam havasında. Ama Türkiyede geri kalma lüksüne sahip değil.

S: Geri kalırsa ne olur?
Türkiye'nin rejimi ülke bütünlüğü tehlikeye girer. 200 yıldır demokrasi ve piyasa ekonomisinin ihmal ettiğimiz için geri kaldık. Köylülük bizi çok gattar kullandı. Devlet maliyesi çöktü. Bakın sanayileşme ısdıraplı bir süreştir. Türkiye Akdenizde kendi kuşağında iç savaşa gitmemiş bir ülke. İspanya,Yunanistan, İtalya bu süreçte iç savaş yaşadılar. Çünkü sanayileşme ile iktidara yeni sınıflar geliyor. Bunların değer yargılarını kabul edip etmeme meselesi bu. Savaşsız sanayileşebilecekmiyiz meselesi bu.